New York’a geleli iki haftayı geçti, ilk izlenimlerden oluşan bir derlemenin tam zamanı. Bu ilk gelişim değil ve turist olarak epeyce bir yerini gezmiş olmama rağmen NY kolay bitecek bir şehir değil, ayrıca yeni şeyler de ekleniyor sürekli. Bunlara daha sonra değineceğim, önce ilk güne geri dönerek gerçekten ilk izlenimlerimi aktarayım. NY’a 5 Eylül akşamüstü saatlerinde indik. Uzun bir uçuştan sonra insanda pek sabır kalmıyor ve maalesef neredeyse 1.5 saat de gümrükte sıra bekledik, 11 Eylül’ün yaklaşan 10. yıldönümü titizliği arttırmıştı sanırım. Nihayet taksiye bindiğimizde sonradan Bangladeşli olduğunu öğrendiğimiz taksi şoförü, ilk iş olarak nereli olduğumuzu sorup ardından NY’taki iyi kebap yerlerini anlatmaya başladı, bu konu biraz uzayınca ‘hemen de kebap yeri arayacak değiliz, daha özlemeye çok var” dedim, buna alındı ve sohbet olsun diye konuştuğunu söyledi. Bu “small talk” işi burada yaygın anladığım kadarıyla, birdenbire yanında oturana dönüp soru sormak, herhangi bir konuda konuşmak doğal gibi. Bunun anlamı ve işlevleri üstüne düşündüm biraz ve kararsız kaldım; gerçekten iyi bir şey mi öylesine konuşmak, bir iletişim yolu mu, öyleyse bile ne tür bir iletişim bilemedim, bu konuya sonra dönerim belki. Gerçek bir iletişim yabancılar arasında pek mümkün olmayacağına göre, çok da kötü değil herhalde görüntünün dostane olması. Bu noktada eklemek istediğim bir diğer gözlem de, NY’luların büyük şehirde birlikte yaşamanın sırrını çözmüş görünmeleri, şu ya da bu şekilde birbirlerinin işini kolaylaştırmaya özen gösteriyorlar; metroda, sokaklarda, kenara çekilip yol vererek, şemsiyelerini kapatıp karşıdan gelenin rahat geçmesini sağlayarak, kuyruklarda saygıyla bekleyerek.
İlk günler ayrıca kasırga ve sel tehdidinin de hemen ertesine rastladı, bu konuda görüşler çeşitli: önlemlerin abartıldığını ve sonra hiçbir şey olmadığı için komik duruma düşüldüğünü söyleyenler de var, fazla önlemin zararı olmaz diyenler de. Ben ikincilere hak verdim doğrusu.
11 Eylül konusunda takdir edilecek şeylerden birisi, en azından NY’luların yabancılara olumsuz bir tutum geliştirdilerse de, bunu günlük ilişkilerine yansıtmamayı becermeleri olmuş, belli ki “politically correct” olma öğretisi iyi işliyor burada. Bu noktada, Türkiye ve türklerin son yıllarda degişen imajina değinmem gerek; tanıştığım Amerikalıların ilk cümlesi Türkiye’ye yeni yapılmış, yapılması planlanan veya yapılmak istenen tatille ilgili değilse, mutlaka iyi giden ekonomisi, EU’nun ihtiyaç duyduğu ülke oluşu veya herhangi bir dalda başarılı olmuş türklerle ilgili. Bunun son 10 yılda gelişen bir tutum olduğunu sanıyorum.
Aynı bağlamda, kendileri gibi olmayana hoşgörü göstermek konusunda gözle görülür bir çaba var, ne kadar içselleştiği tartışma götürür olsa da. “Eşcinsel evlilik istemiyorsanız, siz eşcinsellerle evlenmeyin” diyen bir afiş buna bir örnek. Din konusunda da ilginç gözlemlerim oldu; metroda şöyle bir reklam örneğin “babamın evinde bol bol yer vardı” diye bir İncil alıntısının altında “Belli ki İsa NY’lu değildi” yazıyor, bu bir depo reklamı. TV’de christianmingle.com diye bir web sitesi dinibütün hıristiyanlara eş bulma hizmeti sunuyor. Bunlar biraz da NY’a özgü açık fikirlilik göstergeleri olabilir ama her durumda ilginç.
Bu ülkeyle ilgili önemli bir olumsuzluk olarak gördüğüm, iç mekanları yazın herkesi donduracak kadar soğutma – sanırım kışın da pişirecek kadar ısıtma- alışkanlığı sürüyor ve bu kadar enerji ve sürdürülebilirlik lafı edilen bir yerde bu saçmalığı anlamanın olanağı pek yok. Bir yandan da, birçok konuda olabilecek politik tutarsızlıkların bir göstergesi.
Biraz da hoşluklar: 15-20 Eylül NY Tasarım haftası idi. (Ayrıntı için bkz. http://www.urbandesignweek.org/ ) Birçok etkinlik, toplantı düzenlendi bu nedenle, ama asıl şehrin kendisi anlatıyor tasarıma verilen önemi. Bir önceki gelişimde - 2009 yazında - görüp hayran kaldığım Highline daha da uzamış, önceden bakımsız olan bir bölgede öyle bir iyileştirme calışması ki, şimdi etraf designer giysi dükkanları, şık kafe ve restoranlarla dolu. Bunun iyi olup olmadığı akademik bir tartışma konusu, ancak highline bir kentsel tasarım harikası olarak görmeye değer kesinlikle, web sayfasından mekanı görebilirsiniz, ama kişniş kokusunu duyamazsınız, ben de cocuklugumdan beri duymamıştım. NY gibi bir metropolde, gökdelenlere bakan bir noktada kırsal bir vaha ancak bu kadar güzel olabilir. (Fotoğrafları ve daha fazla bilgi için bkz. http://www.thehighline.org/) Takdir etmemek elde değil. Çok da özenle alınıyor bu kararlar; üniversiteler, yerel yönetimler, halk işbirliği içinde, bizde olduğu gibi dediğim dedik adamların kararına kalmıyor yani.
İlginç olabilecek diğer başlıkları ilgilenecekler olabilir düşüncesiyle ek bilgilerle verecegim. NY’ta yemek yerlerinin bolluğu ve ceşitliliği malum, ilk kez gördüğüm Eataly bir İtalyan yeri ve adeta bir yemek kasabası, birçok lokanta ve kafe içiçe. Ayrıca, manav, şarküteri, ekmekçi, dondurmacı, İtalya ve yemek deyince aklınıza gelecek ne varsa orada var sanırım, zaten adı da ondan geliyor. İki kez gittim, tek olumsuz tarafı, herşeyin ayrı birimlerde satılması, bir pastayı beğendiğiniz yerde ne tür kahve varsa onu içiyor veya istediklerinizi ayrı ayrı yerlerden topluyorsunuz. Şarap, peynir birlikte var da, salata yenen yerde peynir yok, böyle bir düzen. Yine de çok ilginç bir yer ve kavram kesinlikle, NY’a yolu düşenler mutlaka uğramalı. (Ayrıntı için bkz. http://eatalyny.com/)
İki film gördüm bu iki haftada, ilki the Hedgehog, gelmeden az once bir arkadaş sözetmişti, ben de kitabı okumuştum daha önce. Muriel Barbery’nin The Elegance of the Hedgehog kitabından uyarlama bu film, başarılı bence, genelde uyarlamalar hayal kırıklığı olur, bu öyle olmadı. Yine de, kitap derim bana sorarsanız. İkinci film The Debt, değişik bir soğuk savaş filmi, başta Helen Mirren oyuncular çok iyiydi, film de beklenmedik bir duygu yaratıyor, görülebilir ikisi de. Sabırlı okumaları sevenlere, buralara kadar taşıdığım kütük gibi Murathan Mungan romanı Şairin Romanı’nı öneririm, benim hoşuma gidiyor, hala elimde ama herkese göre değil. Mardin’i bilenler, sevenler, kitapta oradan izler bulacaktır adı hiç geçmese de. İlk satın aldığım kitap ise Joyce Carol Oates’un öykü kitabı Sourland oldu, zaten cok sevdigim bir yazardır, okumaya sıra gelmesini heyecanla bekliyorum. Kitabı alırken Barnes and Nobles kitapçısında 14 günde değiştirme kartı verdiler, burada herseyin iadesi mümkün diye biliyordum ama kitap iadesi komik geldi, “okudum, beğenmedim ya da oyle kötü ki, okuyamadım bile” diye mi değiştirilecek kitap anlamadım. Nedeni, kindle, amazon gibi araçların kitapçı dükkanlarının işini iyice zorlaştırması olabilir, yine de bu şekilde ne elde edecekler bilemedim. Evin yakınlarındaki Istha yoga’ya kaydoldum, birkaç kez gittim. Şimdilik ilginç gelen hoca sayısının çokluğu oldu, sanırım NY’ta genelde böyle, her hoca birkaç değişik yerde ders veriyor ve böylece tek mekanda çeşitlilik sağlanmış oluyor. Onun da web sayfasını yogacı arkadaşlarım için ekliyorum. (http://www.ishtayoga.com/)
İlk günler ayrıca kasırga ve sel tehdidinin de hemen ertesine rastladı, bu konuda görüşler çeşitli: önlemlerin abartıldığını ve sonra hiçbir şey olmadığı için komik duruma düşüldüğünü söyleyenler de var, fazla önlemin zararı olmaz diyenler de. Ben ikincilere hak verdim doğrusu.
11 Eylül konusunda takdir edilecek şeylerden birisi, en azından NY’luların yabancılara olumsuz bir tutum geliştirdilerse de, bunu günlük ilişkilerine yansıtmamayı becermeleri olmuş, belli ki “politically correct” olma öğretisi iyi işliyor burada. Bu noktada, Türkiye ve türklerin son yıllarda degişen imajina değinmem gerek; tanıştığım Amerikalıların ilk cümlesi Türkiye’ye yeni yapılmış, yapılması planlanan veya yapılmak istenen tatille ilgili değilse, mutlaka iyi giden ekonomisi, EU’nun ihtiyaç duyduğu ülke oluşu veya herhangi bir dalda başarılı olmuş türklerle ilgili. Bunun son 10 yılda gelişen bir tutum olduğunu sanıyorum.
Aynı bağlamda, kendileri gibi olmayana hoşgörü göstermek konusunda gözle görülür bir çaba var, ne kadar içselleştiği tartışma götürür olsa da. “Eşcinsel evlilik istemiyorsanız, siz eşcinsellerle evlenmeyin” diyen bir afiş buna bir örnek. Din konusunda da ilginç gözlemlerim oldu; metroda şöyle bir reklam örneğin “babamın evinde bol bol yer vardı” diye bir İncil alıntısının altında “Belli ki İsa NY’lu değildi” yazıyor, bu bir depo reklamı. TV’de christianmingle.com diye bir web sitesi dinibütün hıristiyanlara eş bulma hizmeti sunuyor. Bunlar biraz da NY’a özgü açık fikirlilik göstergeleri olabilir ama her durumda ilginç.
Bu ülkeyle ilgili önemli bir olumsuzluk olarak gördüğüm, iç mekanları yazın herkesi donduracak kadar soğutma – sanırım kışın da pişirecek kadar ısıtma- alışkanlığı sürüyor ve bu kadar enerji ve sürdürülebilirlik lafı edilen bir yerde bu saçmalığı anlamanın olanağı pek yok. Bir yandan da, birçok konuda olabilecek politik tutarsızlıkların bir göstergesi.
Biraz da hoşluklar: 15-20 Eylül NY Tasarım haftası idi. (Ayrıntı için bkz. http://www.urbandesignweek.org/ ) Birçok etkinlik, toplantı düzenlendi bu nedenle, ama asıl şehrin kendisi anlatıyor tasarıma verilen önemi. Bir önceki gelişimde - 2009 yazında - görüp hayran kaldığım Highline daha da uzamış, önceden bakımsız olan bir bölgede öyle bir iyileştirme calışması ki, şimdi etraf designer giysi dükkanları, şık kafe ve restoranlarla dolu. Bunun iyi olup olmadığı akademik bir tartışma konusu, ancak highline bir kentsel tasarım harikası olarak görmeye değer kesinlikle, web sayfasından mekanı görebilirsiniz, ama kişniş kokusunu duyamazsınız, ben de cocuklugumdan beri duymamıştım. NY gibi bir metropolde, gökdelenlere bakan bir noktada kırsal bir vaha ancak bu kadar güzel olabilir. (Fotoğrafları ve daha fazla bilgi için bkz. http://www.thehighline.org/) Takdir etmemek elde değil. Çok da özenle alınıyor bu kararlar; üniversiteler, yerel yönetimler, halk işbirliği içinde, bizde olduğu gibi dediğim dedik adamların kararına kalmıyor yani.
İlginç olabilecek diğer başlıkları ilgilenecekler olabilir düşüncesiyle ek bilgilerle verecegim. NY’ta yemek yerlerinin bolluğu ve ceşitliliği malum, ilk kez gördüğüm Eataly bir İtalyan yeri ve adeta bir yemek kasabası, birçok lokanta ve kafe içiçe. Ayrıca, manav, şarküteri, ekmekçi, dondurmacı, İtalya ve yemek deyince aklınıza gelecek ne varsa orada var sanırım, zaten adı da ondan geliyor. İki kez gittim, tek olumsuz tarafı, herşeyin ayrı birimlerde satılması, bir pastayı beğendiğiniz yerde ne tür kahve varsa onu içiyor veya istediklerinizi ayrı ayrı yerlerden topluyorsunuz. Şarap, peynir birlikte var da, salata yenen yerde peynir yok, böyle bir düzen. Yine de çok ilginç bir yer ve kavram kesinlikle, NY’a yolu düşenler mutlaka uğramalı. (Ayrıntı için bkz. http://eatalyny.com/)
İki film gördüm bu iki haftada, ilki the Hedgehog, gelmeden az once bir arkadaş sözetmişti, ben de kitabı okumuştum daha önce. Muriel Barbery’nin The Elegance of the Hedgehog kitabından uyarlama bu film, başarılı bence, genelde uyarlamalar hayal kırıklığı olur, bu öyle olmadı. Yine de, kitap derim bana sorarsanız. İkinci film The Debt, değişik bir soğuk savaş filmi, başta Helen Mirren oyuncular çok iyiydi, film de beklenmedik bir duygu yaratıyor, görülebilir ikisi de. Sabırlı okumaları sevenlere, buralara kadar taşıdığım kütük gibi Murathan Mungan romanı Şairin Romanı’nı öneririm, benim hoşuma gidiyor, hala elimde ama herkese göre değil. Mardin’i bilenler, sevenler, kitapta oradan izler bulacaktır adı hiç geçmese de. İlk satın aldığım kitap ise Joyce Carol Oates’un öykü kitabı Sourland oldu, zaten cok sevdigim bir yazardır, okumaya sıra gelmesini heyecanla bekliyorum. Kitabı alırken Barnes and Nobles kitapçısında 14 günde değiştirme kartı verdiler, burada herseyin iadesi mümkün diye biliyordum ama kitap iadesi komik geldi, “okudum, beğenmedim ya da oyle kötü ki, okuyamadım bile” diye mi değiştirilecek kitap anlamadım. Nedeni, kindle, amazon gibi araçların kitapçı dükkanlarının işini iyice zorlaştırması olabilir, yine de bu şekilde ne elde edecekler bilemedim. Evin yakınlarındaki Istha yoga’ya kaydoldum, birkaç kez gittim. Şimdilik ilginç gelen hoca sayısının çokluğu oldu, sanırım NY’ta genelde böyle, her hoca birkaç değişik yerde ders veriyor ve böylece tek mekanda çeşitlilik sağlanmış oluyor. Onun da web sayfasını yogacı arkadaşlarım için ekliyorum. (http://www.ishtayoga.com/)