NY'tan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NY'tan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2012 Cumartesi

NY GÜNLERİ (5)


Zeynep’in gelişi müze ziyaretlerini gündeme getirdi ve onunla gitmek için heyecanla beklediğimiz MOMA (http://www.moma.org) - ünlü fotoğrafçı Cindy Sherman retrospektifi çok etkileyici idi - MOMAPS1 (http://momaps1.org), Whitney (http://whitney.org), New Museum (http://www.newmuseum.org), Neue Gallerie (http://www.neuegalerie.org), International Center of Photography (http://www.icp.org), Guggenheim (http://www.guggenheim.org)ve The Metropolitan (http://www.metmuseum.org) aynı iki haftanın içinde gezildi. Görenler bilir, özellikle sonuncusu bir günde tamamen gezilecek bir yer değil; biz sadece Dürer ve fotoğrafla ilgili sergileri gezdik. Bir de, müzenin terasına yerleştirilen modern heykeli ve onunla birlikte fonda yer alan NY manzarasını izledik.

Müzikal seçimini Zeynep’e bıraktık ve kafamıza uygun bir çocuk yetiştirmiş olduğumuz belli ki, Jesus Christ Superstar’ı görmek istedi. Birlikte, çok keyifle izledik. Benim gibi yıllar önce filmini görenleriniz olmuştur mutlaka. Müthiş bir performanstı o zaman da, en azından bana öyle gelmişti. Bu uyarlama, epeyce modernleştirilmiş bir versiyon olmasına rağmen, sesler ve oyunculuk üst düzeydeydi (http://www.superstaronbroadway.com). Broadway’deki gösterileri yıllarca sürdürebilmeleri, bu özene bağlı olmalı. Bizim seçtiğimiz Porgy and Bess de etkileyiciydi, ancak daha teatral olmuştu; kadın başrol oyuncusu bilmemkaçıncı kez Tony ödülü aldı bu müzikaldeki rolüyle (http://www.porgyandbessonbroadway.com).

Aynı dönemde 11 Eylül anıtını ve yeni yapılan binaları görmeye gittik. Önceden randevu alınarak ve sıkı güvenlik önlemleri altında girilen alan, aslında tamamen açık alan. Müze binası henüz açılmamış, diğer binaların da inşaatı sürüyor. Yıkılan binaların taban alanına yerleştirilen siyah havuzlardan oluşan anıt, etkileyici geldi bize. O alanı doldurmayıp özellikle boşluğu vurgulamaları akıllıca olmuş. Kocaman iki havuzun kenar yüzeylerinde tüm ölenlerin isimleri yazılı çepeçevre. Bir fikir edinmek isterseniz, http://www.911memorial.org adresine bakabilirsiniz.

Hava ısındıkça kent sakinlerinden başka yerlere kaçamayanlar, kendilerini açık alanlara, parklara attılar. Özellikle de Central Park’ta güneşlenenler, rahatlıkta herhangi bir sahil kentindekilerden hiç farklı değildi; mayolar ve bikiniler içinde, hiç rahatsız edilmeden çimlere yayılan kadınlara imrendim doğrusu. Neredeyse doğurmak üzere olan hamile bir kadının, göbeğini güneşe vermesinden bebeğin alacağı keyfi bile hayal etmek mümkün gibi geldi. Bizdeki gerginlik ve kuralların insanları, özellikle de kadınları nasıl baskı altına aldığını düşünüp üzüldüm. Güpegündüz ve kalabalık bir sokakta, üst tarafı tamamen çıplak genç bir kadının salına salına yürüdüğüne bile şahit olduk. Mutlaka ilginç bir nedeni vardır ama bence daha ilginç olan, yanından geçenlerin şaşırdıklarını hiç belli etmemeleri oldu, cinsiyetlerinden bağımsız olarak. Böyle birşey yapmak her babayiğidin harcı değil besbelli, her şehir de kaldırmaz böyle bir davranışı. Üstelik, o gün her nedense, her köşe başında polisler vardı ve sanırım bu konuyla pek de ilgilenmediler.

Bu son yazıda, American Ballet Theater’ın Le Corsaire’sini (http://www.nytimes.com/2012/07/04/arts/dance/le-corsaire-from-american-ballet-theater.html) önemli ve özel bir gösteri, son Woody Allen filmi To Rome with Love, Moonrise Kingdom ve Hysteria’yı kolay izlenen, ama pek iz bırakmayan filmler olarak anabilirim. Blue Note’daki Spyro Gyra (http://www.spyrogyra.com) konseri ise yıllar öncesinden hayran olduğum bir grubu eski yeni güzel şarkılarlarıyla izleme fırsatı verdiği için mutluluk duydum. Yaşları 50’nin üstündeki izleyicilerin çokluğu da, ortamdaki duygudaşlık havasına katkıda bulundu doğrusu.
Gore Vidal’ın The Best Man (http://thebestmanonbroadway.com) adlı politik oyununda, yıllar önce Mavi Ay dizisinde Bruce Willis’le birlikte izlediğimiz Cybill Shepard ve John Larquette oynuyordu. Bu işi çok ustaca yaptıklarını kabul etmek gerek; konu çok tanıdık olsa da, 3 saate yakın heyecanla izledik. Kate Blanchett’in başrollerinden birini oynadığı Vanya Dayı (http://theater.nytimes.com/2012/07/23/theater/reviews/uncle-vanya-with-cate-blanchett-at-city-center.html?_r=0) da son derece başarılı bir gösteri idi ve bu kadar ünlü ve güzel bir oyuncunun varlığı, diğerleri için biraz haksızlık olsa da, oyuncuların tümü mükemmeldi. Oyundan sonra sokakta oteline yürüyüp gittiğini gördüğümüz, sade ve mütevazi Blanchett de, edindiği ünden başı dönmüş birisine hiç benzemiyordu. Bizdeki gibi kolayına ünlü olunmuyor dünyanın birçok yerinde; herhalde izleyicilerin beklentisi daha yüksek ve rekabet daha çok oldugu için. Eğitime ve çok çalışmaya dayalı başarılarının büyük bölümü.

Son olarak aklıma gelen ise, sokakta yanında küçük bir çocukla sakince yürüyen Philip Seymour Hoffman – bu yıl Satıcının Ölümü’ndeki oyunu ile çok övgü aldı- tesadüfen girdiğimiz bir kafede, yanındaki kadına uzun uzun ve heyecanlı bir şekilde yeni projesini anlatan Ethan Hawk ve havaalanında yanında korumalarıyla birlikte Selma Hayek’le karşılaşmamız oldu. İlkinde hiç ilgilenen yoktu, diğerlerinde insanlar farkettilerse de belli etmediler. Ünlü kişilerin de birey olarak bazı hakları olduğu anlayışı yaygın. Tabii, bu gözlemim fazla genelleştirilecek durumda değil ve birçok değişkene bağlı olabilir. Belki en çok tanınan sanatçı olan Kate Blachett’e sokakta yaklaşanlar olduğu halde, otelinin kapısından girer girmez olay bitti, kimse arkasından gitmedi. Birkaç gün önce, koca bir konvoy eşliğinde, trafiğe tümüyle kapatılan sokaktan geçen Obama’ya ise sevgi gösteren çoktu.  Onun da en büyük destekçilerinden birisi bir sanatçı, yönetmen Spike Lee. Obama’nın bu yıl birkaç kez onu ziyarete geldiğinden, trafik durumu ve güvenlik önlemleri nedeniyle haberimiz olmuştu. Bu kez kendisini de görmüş olduk.

Olimpiyatların açılış töreninde, kraliçenin, son James Bond Daniel Craig’le birlikte alana gelişi ve geliş biçimi, bana Julian Barnes’ın şahane ve çok eğlenceli bir kraliyet parodisi içeren England England kitabını anımsattı. Türkçeye çevrilmedi sanırım, ingilizce okuyabilenler okumalı mutlaka. Buraya rastlayan doğumgünümün özel olayı, Cirque du Soleil’i, Radio City’de izlemek oldu. Çocuklar görmeli diyeceğim de, büyükler neden görmesin; zaten kocaman salonda çok fazla da çocuk yoktu. Biz görmeyeli sirk denen şey epeyce değişmiş, bu çok büyük bir gösteri ve organizasyon, çok da eğlenceli. Salon, ayrıca kayda değer, daha fazla bilgi isterseniz (http://en.wikipedia.org/wiki/Radio_City_Music_Hall) de görebilirsiniz, sirkle ilgili bilgi de var ayni adreste.

NYta son haftaya girerken bu yılın her yönden dolu ve öğretici geçtiğini söyleyebilirim ve paylaştıklarım bunu bir ölçüde yansıtabilmiştir diye umuyorum. Sonuçta “bu şehir bizi aşar” diye döneceğiz NY’tan. Bir şehrin kültürel zenginliği ve karmaşıklığının, sakinlerinin hayatını da zenginleştirdiğine olan inancım arttı burada; umarım bizim de farklı olana hoşgörü ve saygımız zamanla artar ve bunun getirdiği zenginlikten yararlanmayı öğreniriz.

Son bir not: dün birisi insanların üstüne ateş açtı diye polis tarafından vurularak öldürüldü, insanlar yaralandı. Bu tür bireysel saldırı olaylarına sıkça rastlanıyor Amerikada. Polis, genelde saldırganı öldürerek durdurmayı seçtiği için eleştiriliyor. Herşey iyi değil yani, zaten olamaz da; her sistemin çalışmayan veya yanlış çalışan tarafları var. Bunlar için apayrı bir döküm yapılabilir. Benimkisi, hoşlukları vurgulasın istedim.

20 Ağustos 2012 Pazartesi

NY GÜNLERİ (4)


NY yazılarının ucu kaçtı çeşitli nedenlerle: ilk neden, bilgisayarımın virüslenip önce bozulması, sonra tamamen ölmesi idi. NY günleri 3.5, oralarda bir yerde kaybolup gitti. Sonra yaşamak, yazmanın önüne fazlaca geçti ve çalışmak ve gezip görmekten geriye pek zaman kalmadı. İki haftalık keyifli, aile ve dostlarla dolu geçen bir Türkiye gezisinin üstüne birkaç günlük Chicago eklendi. NY’a gelen dostlarla çeşitli buluşmaların ardından Zeynep gelince iki haftalık yoğun bir müze ve kültürel etkinlik dönemi yaşadık. O zamana kadar görüp hoşlandıklarımızı ve görmeyip birlikte yaparız diye sakladıklarımızı bu zamanlara sığdırmaya çalıştık. Ardından beklenmedik bir kayıp haberiyle, aniden ve üzücü bir zaman diliminde Türkiye’ye gitmek gerekti. Kötü zamandaki doslarımızın çokluğuna ve desteğine şükrederek döndük NY’a. Toparlanma çabasıyla geçen bir sürenin ardından, bir hafta da Philadelphia’daydık. Son yazıdan sonra geçen uzun süre ve birçok olaydan sonra herşeyi kapsamak pek mümkün değil, o yüzden de bu son iki NY yazısı, karışık izlenimler içerebilecek ancak. 

Bilgisayar lafıyla başlamışken, sonunda ben de gerek bilgisayar değiştirmek, gerekse i-pad  edinmek yoluyla, apple camiasına katılmış oldum. Sanırım, kullanım yerlerinin benim için oldukça farklı oluşu nedeniyle, bilgisayar değil de, i-pad yaşantıma epeyce değişiklik getirdi. Yolculuklarda email, skype, ufak çaplı çalışma amaçlı kullanmanın yanısıra, düzenli olarak scrabble oynadığım iki arkadaşım oldu. İlk elde kolayca erişilen kitap listesi, klasiklerden oluştuğu için, taa çocukluğumda ve herhalde özet çeviri olarak defalarca okuduğum Little Women’ı (Küçük Kadınlar) özgün haliyle okuma fırsatım oldu. Ayrıca, Dickens’ın A Tale of Two Cities (İki Şehrin Hikayesi) Edith Wharton’un Xingu, Agatha Christie’nin The Mysterious Affairs at Styles gibi eserlerini, çeşitli yerlerde, çoğunlukla da yolculukta - trende ve uçakta - okudum. Yazar ve ortamı hakkında internetten anında bilgi edinme olanağından da hoşlandım doğrusu. Benim kadar basılı kitap meraklısı birisi için bile cazip olduğuna göre, bu tür elektronik araçların yayınevleri ve kitap satışlarına zarar vereceğinden endişe duymamak mümkün değil, ama galiba “atı alan üsküdarı geçti” ki, en büyük kitap satış zincirlerinden Borders da bitti. İlle de basılı kitap almak isteyenlerin, aradıkları kitabı kolayca bulamamak konusundaki yoğun şikayetleri, son kalan kitap satış zinciri Barnes and Noble’ın da sonunun yakın olduğunu düşündürüyor. Amazon’la başlayan süreç, elektronik kitapla sürüyor ve bu gelişmeler, çevreci görüşleri de arkasına alarak, basılı kitabın sonunu getirecek gibi. En son piyasaya çıkan i-pad 3’ün, ilk dört günü dolmadan 3 milyon adetten fazla satıldığı düşünülürse, “kütüphanenizdeki kitaplara iyi bakın” demek geliyor içimden, antika değerinden gelecek kuşaklar yararlanabilir.

Chicago, “rüzgarlı şehir” diye anıldığı kadar var. Nisan sonuna doğru gitmemize rağmen, soğuk ve rüzgardan dolaşacak fazla fırsat bulamadık. Mimari açıdan etkileyici olmakla birlikte belki sürenin kısalığı, belki de mevsimin uygun olmayışı nedeniyle bana pek fazla hitap etmedi Chicago. Hancock binasının 96. katındaki barda, 40-50 katlı binalara tepeden bakmak ilginçti (http://www.signatureroom.com). The Art Institute of Chicago ise (http://www.artic.edu) zengin ve güzel bir müzeye sahip.

19 Mayıs’ta, birkaç günlüğüne gittiğimiz Key West, yaz aylarındaki Bodrum’dan fazla farklı değildi. Erken bir tarihte denize girmiş olmaktan daha ilginç yanları da vardı, neyse ki. Kaldığımız butik otelin, birkaç yıl öncesine kadar sadece homoseksüelleri, özellikle lezbiyenleri kabul ettiğini ve artık kapılarını heteroseksüellere açmış olsalar da, geleneğin sürdüğünü, otele yerleşince azınlıkta kalarak öğrenmek ve Tampa’dan Key West’e giderken bindiğimiz uçağın sadece 19 kişilik oluşu, birbirinden ilginç deneyimlerdi. Onun dışında, Hemingway’in müzeye dönüştürülen evi ve her yerde rastlanmayacak türden ağaçlar, bu geziden aklımda kalanlar oldu. Benim gibi düşünen birilerinin çektiği fotoğraflara bakmak isterseniz, “trees key west” diye google’dan araştırın, ilginç bulabilirsiniz. Denizi ise, kesinlikle bizdekilerle yarışamaz.

Gezilerden sözederken, Philadelphia’yı da aradan çıkaralım. Onun da müzesi güzel; özellikle Amerikan sanatını merak edenler için zengin bir kaynak (http://www.philamuseum.org/). Yerlileri, Rocky 3 filminde Stallone’nin merdivenlerini koşarak çıktığı bina olarak tarif ediyorlar. Birçok şehirde olduğu gibi, müzenin daha çok turistlerin rağbet ettiği bir yer olduğu anlaşılıyor. Victor Cafe adlı İtalyan restoranı, hoş bir deneyim oldu (http://www.victorcafe.com). Tüm garsonlar, opera öğrencisi veya sanatçısı ve arada herkesi susturup müthiş seslerle aryalar söylüyorlar. Yemek boyunca 7-8 kez güzel müzik dinleyip, sonra o güzel sesin sahibinin getirdiği yemeği yemek fena olmuyor. Bir tanesi, Chicago müzikalinde oynamak üzere NY’a taşınacağını söyledi. Sanırım bu şehirde de, hava durumu izlenimlerimi epeyce etkiledi. Philly’de yaz, Perihan Mağden’in deyişiyle ‘berbath’ çünkü aşırı sıcak ve nemli idi ve yürümek kolay olmadı. Bu yıl boyunca karşılaştığımız tek ırkçı söylem burada karşımıza çıktı nedense, herhalde rastlantı deyip geçmek en doğrusu.

Yogacılar için birkaç yoga haberiyle bitireceğim bu yazıyı. 20 Haziran’da müthiş bir sıcakta – gerçekten sokağa çıkmayın diye uyardılar insanları o gün, belki de yılın en sıcak günüydü - Times Square’de toplu halde yoga yapanlar kadar çılgın veya cesur değilim; sıcağın etkisi fotoğraflara çok yansımamış. İlk günlerde baktığımda bulduklarım kadar etkileyici olmasa da, konuyla ilgili bir link ekliyorum. Etkinliğin adının “mind over madness” olması da ilginç gelmişti bana. (http://www.huffingtonpost.com/2012/06/20/first-day-of-summer-yoga-times-square-summer-solstice_n_1612488.html#slide=1121107)
Havaalanı konforunda yoga deneyimi ise hoş olabilir diye düşünüyorum. http://travel.nytimes.com/2012/08/05/travel/easing-the-pain-of-workouts-on-the-road.html Gece klubünde yoga konusunu ciddiye alıp almamak konusunda tamamen kararsızım. Yorumu size bırakıyorum. http://www.nytimes.com/2012/05/20/nyregion/downward-dog-hits-the-dance-floor.html?_r=1&emc=eta1


29 Ocak 2012 Pazar

NY GÜNLERİ (3)

NY yazılarının arası açıldı çeşitli nedenlerle;  birisi kısa, birisi uzun iki yolculuk girdi araya. Kasım’da 3 gün North Caroline Charlotte, Aralık’ta iki hafta Ankara ve İstanbul’da geçti. Birincisi güzel adından beklenmeyecek sevimsiz bir yerdi; çökmekte olan kent merkezini kurtarmak için yapılmış bir dolu lüks ve çok katlı otel, kocaman bir kongre merkezi ve dizi dizi lokantadan oluşan bir sahte kent. Eski hali hoştu herhalde, araştırmaya değer. Ankara ve İstanbul ise,  aile ve dostlarla dolu geçti. İstanbul’a hayranlığım biraz daha arttı.  Bunlar ayrı yazıların konusu olabilir.

NY,  Kasım sonuna rastlayan Thanksgiving gününden başlayarak yılın en önemli tatil dönemine girdi.  Her tarafta süslemeler, aydınlatılmış ağaçlar, kentin birkaç yerinde kurulan buz pateni pistleri ve çepeçevre kiosklardan oluşan hediyelik eşya ve yiyecek pazarları, bir aydan uzun bir süre her yerde duyulduğu için sonunda bıkkınlık yaratan yeni yıl şarkıları, ucuzluk, daha ucuzluk, en ucuzluk ve asıl amaç olan alışveriş, alışveriş. Alışveriş çılgınlığı denen şeyi burada özelikle Christmas öncesiyle yeni yılın ilk haftası arasında gözüyle görüyor insan. Sokaklarda uzanıp uyuyan evsizler, bu dönemde daha fazla dokunuyor insanın içine, eli paketlerle dolu insanlar yanlarından geçip gittikçe.  Onlar hava koşullarına Wall Street göstericilerinden daha dayanıklı, Wall Street işgali biraz duruldu ancak şimdiye kadarki etkisi beklenenden büyük oldu, ayrıca Amerika’nın birçok yerine yayıldı ki, bu da az şey değil. Hareketin web sitesi daha fazla bilgi isteyenlere yardımcı olabilir (http://occupywallst.org/).

Geçen yazıdan beri paylaşılacak kültür, sanat etkinlikleri epeyce birikti. İlk yazmak istediğim olağanüstü güzellikte üç dans gösterisi izlediğimiz Joyce Theater (http://joyce.org/). Yıl  boyunca Amerika’nın ve dünyanın her yerinden modern dans toplulukları gösteri yapmaya geliyor buraya, hepsi görülmeye değer sanırım; bizim seçtiğimiz üç gösteri (Chunky Move, Complexions ve Momix) bunu doğrular nitelikteydi ve dansın ötesinde sahne tasarımları ve müzik seçimleriyle de ilginç ve etkileyiciydi.  Complexions gösterisi ezan ve kilise müziği ile başladı örneğin, şaşırtıcı ve cesur bir seçimdi (http://www.youtube.com/Joycetheater#p/f/7/uq_QoKiOy-k). Chunky Move (http://www.youtube.com/watch?v=VgKxTcds2V8) ve Momix, güzel dansın yanı sıra, (http://www.youtube.com/watch?v=WrBZmZY91oI) sahne tasarımı açısından da çok özellikliydi.

Gösterimde olan filmlerden Melancholia (Lars von Trier), etkileyici bir film. Eleştirmenler tarafından oldukça beğenildi, ancak bence önceki filmleriyle yarışacak düzeyde değil, favorilerim hala Dalgaları  Aşmak, Dogville ve Mandeley. Bu filmde, içsel bunalım ve dışsal gerçeklik ilişkisi fazlaca drastik ve zorlama kurulmuştu bana göre. İçiniz fazla kararmadan ciddi bir toplumsal eleştiri izlemek isterseniz Polanski’nin Carnage filmini görün derim. Tek bir iç mekanda geçen tiyatrovari filmde özellikle Jodie Foster ve Kate Winslet izlenmeye değer oyunculuk sergiliyorlar, erkek oyunculara da haksızlık etmemek gerek, film bütünüyle iki çift arasındaki  yoğun ilişkiden oluşuyor. Sadece ve hep eğlenmek isterseniz Sharlock Holmes 2 mükemmel bir seçim, daha gerilimli bir eğlencelik olarak The Girl with the Dragon Tattoo iyi; her iki film de tatil döneminde vizyona girdiğinden tıklım tıklım dolu salonlarda izledik ikisini de.  Eş zamanlı gösterime giren İran filmi A Separation ve Türk filmi Bir zamanlar Anadolu’da da epeyce izleyici topladı. Ben ilkini Türkiye’de izlemiştim – çok da beğenerek - Nuri Bilge Ceylan’ın son filmini ise, çoğunluğu Amerikalı bir izleyici grubuyla birlikte izledim.  Filmi birlikte izlediğim Türk arkadaşımla birlikte çok beğenmekle birlikte, oldukça yerel olduğunu düşündük, İngilizce çeviriler filmin ruhunu yansıtmaya yetmiyor ve Türk olmak ve Türkçe anlamak filmden alınan keyfi kesinlikle etkiliyor. Bu açıdan İran filmi daha evrensel – ele aldığı konu itibarıyla da- ve iki filmi eşzamanlı görecek yabancılar açısından daha avantajlı. Nitekim tüm eleştiriler de bunu gösteriyor; A Separation son zamanların en beğenilen yabancı filmi olarak daha birçok ödüle aday görünüyor, en iyi yabancı film Oscar’ının da en güçlü adayı. Nuri Bilge Ceylan’ı bunlara kulak asmadan bildiği, istediği gibi filmler yapmaya devam ettiği için takdir ediyorum doğrusu. (Filmler konusundaki ayrıntılı bilgileri, çoğunuzun bildiğini düşündüğüm http://imbd.com da bulabilirsiniz.)

Gördüğüm sergilerden,  Frick müzesindeki  Picasso özel  seçmesi  güzeldi. Asıl müzenin kendisi ilginç çünkü zengin bir ailenin evi ve özel koleksiyonu müzeyi oluşturuyor (http://www.frick.org/). Belli bir sistematik izlenmeden toplanmış eserlerle dolu müze gibi ev, sahibinin ölümünden sonra varisleri tarafından içindekilerle birlikte müzeye dönüştürüldüğü için bir düzen içermiyor ve bu yönüyle klasik müze anlayışından çok farklı, bence hoş. Beni etkileyen sergi, Guggenheim’deki Marizio Cattelan enstalasyonu oldu. (http://www.guggenheim.org/). All isimli sergideki eserler, müzenin kocaman boşluğuna asılı olarak sergileniyordu ve müzenin rampa şeklindeki dolaşma düzenine müthiş uygun olmuştu (bu konuda daha fazla okumak isterseniz, bkz. http://www.guggenheim.org/new-york/exhibitions/past/exhibit/3961). Her açıdan bir başka görünen bu çok boyutlu eserler toplamı, modern sanatın açılımını çok güzel yansıtıyordu, seveni de, nefret edeni de çok oldu bu serginin; ben sevenlerdenim.  UN binasında sergilenen Design with the Other 90% - Cities, tasarımcıların yerli halkla birlikte ve yerel malzemeler kullanarak yarattığı mekanlar ve iyileştirme projelerinden örneklerden oluşuyordu.  Kendi içinde çelişkiler barındıran, yararlı ama çoğunlukla naif yaklaşımlardı bana göre. Susuz köye su için altyapı götürmekle, gecekonduları rengarenk boyamak arasında fazla bir ayrım gözetmeden, dünyanın fakir halklarına yardım elini uzatarak içini rahatlatan Batılı zengin yaklaşımı gördüm ben bu sergide (http://www.cooperhewitt.org/exhibitions/other-90).  Benzer bir örnek de, the Urbanized adlı filmdi, yine tam olmamış bir proje (http://www.ifccenter.com/films/urbanized/). Bunlar, tasarım, mimarlık ve ideoloji arasındaki ilişkilere daha çok eğilmemizi gerektiren örnekler sanırım. Bağlamından koparılınca iyi niyetli gibi görünseler de, gelişmiş ve adını tam koymak gerekirse emperyalist ülkelerin ucuzundan günah çıkarma çabaları sanki bunlar daha çok.

26 Ekim 2011 Çarşamba

NY GÜNLERİ (2)

İlk NY yazısının üstünden neredeyse 1 ay geçmiş, bazı şeyler tekrarlanmaya başlıyor bu süre içinde. Aynı sokaklardan yürüyüp aynı metro duraklarından metroya binip inmek, kenti tanıma duygusunu biraz arttırsa da, NY bitmez tükenmez enerjisi ve canlılığıyla sonsuz bir deneyim sunuyor insana.  Benim gibi kent sevenlerdenseniz, NY’tan iyisini düşünmek zor. Bir güzelliği de, bu büyüklük ve hareketlilik içinde birçok küçük mahalle yaşantısını içinde barındırması, öyle uzakta da değil, koca bir caddeyi kesen sokaklar sıra evlerden oluşan bol ağaçlı mahalleler olabiliyor.
Şimdi sonbahar zamanı, kısa bir pastırma yazının ardından hava soğumaya başladı. Sokaklarda kalın pardesü ve ince kabanların yanı sıra, askılı giysiler ve flip-flop terliklerle dolaşanlar birbirini yadırgamadan geziniyor. Arasıra günlük güneşlik ılıman günler oluyor, daha birkaç gün önce Central Park’ta oturmuşken ortalığa yayılmış yüzlerce NY’lunun ne kadar şanslı olduklarının farkında olup olmadıklarını düşündüm. Böyle kocaman bir metropolün göbeğinde, gene kocaman bir yeşil alana sahip oldukları için. (Boyutlar ve kapsam hakkında bir fikir edinmek için bkz. http://www.centralparknyc.org/maps/ - haritadaki noktaların üstüne tıklayark görüntü de elde ediliyor).  Gözlemlerim dünyanın gelişmiş ülkelerindeki büyük kentlerin merkezdeki büyük yeşil alanlar sayesinde nefes aldığı, kentlilerin doğayı yakınlarında bulabildiği şeklinde; Londra, Sydney de böyle örneğin.  Bizdeki yeşil alanlarsa ne yazık ki yetersiz, olanlarsa çoğunlukla bakımsız.  Kentlilerin burada olduğu gibi gönüllü olarak yeşil alanların bakımına katılmasına da pek rastlanmıyor. Central Park’a hemen her gidişimde bir grup gönüllünün ellerinde kovalar, çapalar, çöp torbalarıyla çalıştıklarını gördüm. Bankların çoğunda bağış yapan kişi ve kurumların isimlerini taşıyan levhalar var. Ortak bir çaba ve anlayışın ürünü bu güzellik. Bu anlayış, dünyanın belki de arsa ve bina fiyatları açısından en değerli kentinde, bu kadar büyük ve merkezi bir alanın doğaya ayrılmasını sağlıyor. Darısı başımıza diyelim.
Wall Street protestolarını duymuşsunuzdur. Bu insanların amacı, hareketin hedefi burada çok tartışılıyor, sürekli gazete haberlerine konu oluyor. Geçen haftasonu gidip gördük.  Bir ara polisle ve işgal altındaki parkın sahibiyle –Zuccotti  parkı özel mülkmüş- çatışma olsa da, parkın sahibinin de izin vermesiyle durum sakinleşmiş ve katılım hala hayli yüksek. Parkta sürekli yaşayanların yanı sıra, destek vermek icin gelenler de var. Temelde, Wall Street değerlerinin dünyadaki birçok sorunun kaynağı olduğu iddiasında olan göstericiler, Wall Street yerine War Street yazan tabelalar taşıyıp sloganlar atıyorlar. Hareket, politik bir örgütlenmeden uzak oluşu nedeniyle eleştiriliyor, bir yandan da politikaya bulaşmayanları bile basitliğiyle çekmesi nedeniyle övülüyor; yani görüşler çeşitli. Anladığım kadarıyla, büyük bir sonuç doğurmasını kimse beklemiyor, biraz nostaljik bir yeni çağ hippiliği gibi. Zuccotti parkındaki hırsızlık haberini Ankara’daki bir arkadaşımdan öğrenmiş olmam ise yeni çağın çarpıcı bir göstergesi.  Zaten, parktaki işgalcilerle ilgili bir eleştiri de aynı minvaldeydi, “Apple bilgisayarlarıyla oturmuş büyük sermayeye karşı çıkıyorlar” diyerek çelişkiye işaret eden bir yazı okumuştum. Destek vermeye gelen Hollywood yıldızlarının hareketin özüyle çeliştiği de eleştiriler arasında. Bu konuda o kadar çok haber var ki, buraya birini seçmek yerine, Zuccotti Park veya Occupy Wall Street diye araştırmanızı önereceğim daha fazla bilgiye ulaşmak isterseniz. Nasıl  sonuçlanacağı merak konusu, benim tahminim havalar daha soğuyunca kendiliğinden dağılacağı yönünde.
Gösterilerin iki adım ötesinde ikiz kulelerin yerine yapılan inşaat büyümeye devam ediyor: bunun da beğeneni, beğenmeyeni var. (Detaylar için bkz. http://www.wtc.com/). Benim yeni görüp beğendiğim bina ise Gehry’nin konut binası oldu, okuduğuma göre şimdilik sadece kiralık dairelerden oluşuyor dışarıdan oldukça çarpıcı görünen bu bina. Karar sizin (http://www.newyorkbygehry.com/#film). Bu boyutta bir bina NY ölçeğinde bile göze batıyor, kaçınmak zor, o yüzden zevk konusu önemli bence, doğrusu izin-onay sürecini bilmiyorum ama incelemeye değer.
Lazzoni diye bir mobilya markası var Ankara’da, evimize eşya da almıştık oradan, geçenlerde yürürken aynı isimli bir mağaza görüp girdik, içindeki eşyalar da benziyordu.  Aklımıza ilk gelen, bizdekinin İtalyan bir mobilya markasının taklidi olduğu oldu. Yanılmışız, gerçekten Türk markası imiş ve 5. Caddeye yakın, lüks bir bölgede satış yapıyor.  İtalyan tasarımcıları da var ve sanırım İtalyan bir görüntü bu işe daha uygun bulunmuş olmalı ki, ekteki fotoğrafın arkasındaki tabela Türkçe olmasa web sayfasından farkı anlamak kolay değil  (http://www.lazzoni.com.tr/en/lazzoni/company/brand-journey). Türklerin küreselleşmeye uyumuna güzel bir örnek daha.
Sanat ve kültür etkinliklerine değil yetişmek, saptamak bile zor. Şans eseri metro istasyonunda dinleyip beğenerek CD’lerini aldığım grup House of Waters gibi birçok yetenekli müzisyen çalmak için yer arayışında  (http://www.youtube.com/watch?v=6oqmx4xxNgs&feature=related). Bunlara uygun bir yer olan Fat Cat çok ilginç bir mekan, kocaman bir depo düşünün: içinde bar ve müzik dinleme köşesinin yanı sıra birçok satranç, pinpon, bilardo masası olan genelde kalabalık bir klüp.  Her gece 2 -3 grup çok kaliteli caz çalıyor ve giriş ücreti sadece 3 dolar olan bu yerde isterseniz içki filan almadan saatlerce güzel müzik dinleyebiliyorsunuz. (örnek bir program için bkz. http://www.fatcatmusic.org/music1.html). Müşteriler arasında gençler çoğunlukta oluyor, ama müzik dinleyenler her yaştan.  Caz severler için cennet gibi bir yer NY.  1 Ekim’de Lincoln Jazz Center’da Cassandra Wilson konserini izlemek gerçek bir ayrıcalıktı. Gerek Wilson müthiş sesi ve yorumuyla, gerek arkasındaki grup ulaştıkları düzey ve uyumlarıyla ayrı ayrı da saatlerce dinlenebilecek nitelikte idiler. (Bir yorum için bkz. http://www.nytimes.com/2011/10/05/arts/music/cassandra-wilson-at-the-rose-theater-review.html?_r=1&ref=cassandrawilson) Blue Note’daki Pat Methany konseri, her gece 2 seans olmak üzere 5 gecelik bir dizi olmasına rağmen hep dolu olduğundan gidemedik, ayakta bir saat sıra bekledikten sonra 22:30’da başlayan konseri gene ayakta dinlemek de işimize gelmedi. Biraz da bu konuda şımarmak kolay olduğundan; birini kaçırınca başkası geliyor, nasılsa herşeye yetişmek olanaksız. Bir şansımız da, New Brunswick’te yaşayan arkadaşlarımız sayesinde, New Brunswick Jazz Project kapsamında 2 güzel konser dinlemek oldu (http://nbjp.org/pastevents.html). Kentin ileri gelenleri, cazı desteklemek için bir girişim başlatmışlar ve genelde haftada 2 kez olmak üzere, restoranlar ve otellerde caz gruplarını ağırlıyorlar.
NY Film Festivali geçti bu arada, 3 film izledik. Abel Ferrera’dan Last Day on Earth (http://filmlinc.com/films/on-sale/444-last-day-on-earth), Aki Kaurismaki’den Le Havre (http://www.filmlinc.com/films/on-sale/le-havre) ve Joseph Cedar’dan Footnote (http://filmlinc.com/films/on-sale/footnote). Hepsi de ilginçti, ancak yepyeni bir tarz için Kaurismaki’nin filmlerini genel olarak öneririm, Le Havre da görülmeli diyorum. Footnote özellikle akademisyenlere hitap edecek bir komedi. Burada biletler pahalı, festivalde de normal fiyatın iki katı oluyor ve sezonda gösterime girecek birçok filmin açılışı yapılıyor. Bunların çoğuna yönetmen ve oyuncular da katılıyor; Ferrera’nın filminden sonra yönetmen ve oyuncularla söyleşi ve özellikle başrol oyuncusu Willem Dafoe’yi görüp dinlemek hoş oldu. Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi ve İran filmi Ayrılık favoriler arasındaydı, zaten tüm biletler çok çabuk tükendi.  Festival filmlerinden Ayrılık ve Pina’yı Ankara’da görmüş ve ikisini de çok beğenmiştim.  Sinemalarda gösterime yeni giren Ides of March ise, fazla yenilik taşıyan bir film değil bence. Amerikalı politikacıların kirli hikayelerine bir tanesi daha eklenmiş, iyi kotarılmış bir film ve oyunculuklar da başarılı ama bilinmedik pek birşey yok.
Morgan Library’de Charles Dickens sergisi var, ayrıca müzenin koleksiyonu ve Renzo Piano tarafından yapılan ek binası da görülmeye değer (http://www.themorgan.org/exhibitions/exhibition.asp?id=48).
Son olarak Colin Dunne’i izledik (http://www.bacnyc.org/events/performances/colin_dunne) (http://www.youtube.com/watch?v=GnBdxF5xRbc). Yıllarca ünlü İrlandalı topluluk Riverdance’de dans etmiş olan Dunne, sorgulama yaşına ve becerisine ulaşmış olarak nefis bir gösteri sundu.
Gittiğim yoga stüdyosuyla ilgili bilgiyi ilk yazımda vermiştim, gitmeye devam ediyorum.  Ayrıca,  iki workshop’a gittim, ilki Ta’i Jamar Hannah ile yoga tuneup (http://www.studioanya.com/anya-adores/activities/yoga-tune-up%C2%AE-workshop/), ikincisi de Mona Anand’la restorative yoga nidra (http://www.ishtayoga.com/workshop-sahasrara-chakra), ilkinde benden başka kimse yoktu, hocayla başbaşa özel ders yaptık, ikincisinde 40 kişi dipdibe idik, ikisi de ilginçti. Restorative yoganın olumlu etkisi hemen hissediliyor, o yüzden birçok kişiye yararlı olabileceğini düşünüyorum. Fırsat bulursam bu konuda kendimi eğitmeye çalışacağım.




 

21 Eylül 2011 Çarşamba

NY GÜNLERİ (1)


New York’a geleli iki haftayı geçti, ilk izlenimlerden oluşan bir derlemenin tam zamanı. Bu ilk gelişim değil ve turist olarak epeyce bir yerini gezmiş olmama rağmen NY kolay bitecek bir şehir değil, ayrıca yeni şeyler de ekleniyor sürekli. Bunlara daha sonra değineceğim, önce ilk güne geri dönerek gerçekten ilk izlenimlerimi aktarayım. NY’a 5 Eylül akşamüstü saatlerinde indik. Uzun bir uçuştan sonra insanda pek sabır kalmıyor ve maalesef neredeyse 1.5 saat de gümrükte sıra bekledik, 11 Eylül’ün yaklaşan 10. yıldönümü titizliği arttırmıştı sanırım. Nihayet taksiye bindiğimizde sonradan Bangladeşli olduğunu öğrendiğimiz taksi şoförü, ilk iş olarak nereli olduğumuzu sorup ardından NY’taki iyi kebap yerlerini anlatmaya başladı, bu konu biraz uzayınca ‘hemen de kebap yeri arayacak değiliz, daha özlemeye çok var” dedim, buna alındı ve sohbet olsun diye konuştuğunu söyledi. Bu “small talk” işi burada yaygın anladığım kadarıyla, birdenbire yanında oturana dönüp soru sormak, herhangi bir konuda konuşmak doğal gibi. Bunun anlamı ve işlevleri üstüne düşündüm biraz ve kararsız kaldım; gerçekten iyi bir şey mi öylesine konuşmak, bir iletişim yolu mu, öyleyse bile ne tür bir iletişim bilemedim, bu konuya sonra dönerim belki. Gerçek bir iletişim yabancılar arasında pek mümkün olmayacağına göre, çok da kötü değil herhalde görüntünün dostane olması. Bu noktada eklemek istediğim bir diğer gözlem de, NY’luların büyük şehirde birlikte yaşamanın sırrını çözmüş görünmeleri, şu ya da bu şekilde birbirlerinin işini kolaylaştırmaya özen gösteriyorlar; metroda, sokaklarda, kenara çekilip yol vererek, şemsiyelerini kapatıp karşıdan gelenin rahat geçmesini sağlayarak, kuyruklarda saygıyla bekleyerek.

İlk günler ayrıca kasırga ve sel tehdidinin de hemen ertesine rastladı, bu konuda görüşler çeşitli: önlemlerin abartıldığını ve sonra hiçbir şey olmadığı için komik duruma düşüldüğünü söyleyenler de var, fazla önlemin zararı olmaz diyenler de. Ben ikincilere hak verdim doğrusu.

11 Eylül konusunda takdir edilecek şeylerden birisi, en azından NY’luların yabancılara olumsuz bir tutum geliştirdilerse de, bunu günlük ilişkilerine yansıtmamayı becermeleri olmuş, belli ki “politically correct” olma öğretisi iyi işliyor burada. Bu noktada, Türkiye ve türklerin son yıllarda degişen imajina değinmem gerek; tanıştığım Amerikalıların ilk cümlesi Türkiye’ye yeni yapılmış, yapılması planlanan veya yapılmak istenen tatille ilgili değilse, mutlaka iyi giden ekonomisi, EU’nun ihtiyaç duyduğu ülke oluşu veya herhangi bir dalda başarılı olmuş türklerle ilgili. Bunun son 10 yılda gelişen bir tutum olduğunu sanıyorum.

Aynı bağlamda, kendileri gibi olmayana hoşgörü göstermek konusunda gözle görülür bir çaba var, ne kadar içselleştiği tartışma götürür olsa da. “Eşcinsel evlilik istemiyorsanız, siz eşcinsellerle evlenmeyin” diyen bir afiş buna bir örnek. Din konusunda da ilginç gözlemlerim oldu;  metroda şöyle bir reklam örneğin “babamın evinde bol bol yer vardı” diye bir İncil alıntısının altında “Belli ki İsa NY’lu değildi” yazıyor, bu bir depo reklamı. TV’de christianmingle.com diye bir web sitesi dinibütün hıristiyanlara eş bulma hizmeti sunuyor. Bunlar biraz da NY’a özgü açık fikirlilik göstergeleri olabilir ama her durumda ilginç.

Bu ülkeyle ilgili önemli bir olumsuzluk olarak gördüğüm, iç mekanları yazın herkesi donduracak kadar soğutma – sanırım kışın da pişirecek kadar ısıtma- alışkanlığı sürüyor ve bu kadar enerji ve sürdürülebilirlik lafı edilen bir yerde bu saçmalığı anlamanın olanağı pek yok. Bir yandan da, birçok konuda olabilecek politik tutarsızlıkların bir göstergesi.

Biraz da hoşluklar:  15-20 Eylül NY Tasarım haftası idi. (Ayrıntı için bkz. http://www.urbandesignweek.org/ ) Birçok etkinlik, toplantı düzenlendi bu nedenle, ama asıl şehrin kendisi anlatıyor tasarıma verilen önemi. Bir önceki gelişimde - 2009 yazında - görüp hayran kaldığım Highline daha da uzamış, önceden bakımsız olan bir bölgede öyle bir iyileştirme calışması ki, şimdi etraf designer giysi dükkanları, şık kafe ve restoranlarla dolu. Bunun iyi olup olmadığı akademik bir tartışma konusu, ancak highline bir kentsel tasarım harikası olarak görmeye değer kesinlikle, web sayfasından mekanı görebilirsiniz, ama kişniş kokusunu duyamazsınız, ben de cocuklugumdan beri duymamıştım. NY gibi bir metropolde, gökdelenlere bakan bir noktada kırsal bir vaha ancak bu kadar güzel olabilir. (Fotoğrafları ve daha fazla bilgi için bkz. http://www.thehighline.org/)  Takdir etmemek elde değil. Çok da özenle alınıyor bu kararlar; üniversiteler, yerel yönetimler, halk işbirliği içinde, bizde olduğu gibi dediğim dedik adamların kararına kalmıyor yani.

İlginç olabilecek diğer başlıkları ilgilenecekler olabilir düşüncesiyle ek bilgilerle verecegim. NY’ta yemek yerlerinin bolluğu ve ceşitliliği malum, ilk kez gördüğüm Eataly bir İtalyan yeri ve adeta bir yemek kasabası, birçok lokanta ve kafe içiçe. Ayrıca, manav, şarküteri, ekmekçi, dondurmacı, İtalya ve yemek deyince aklınıza gelecek ne varsa orada var sanırım, zaten adı da ondan geliyor. İki kez gittim, tek olumsuz tarafı, herşeyin ayrı birimlerde satılması, bir pastayı beğendiğiniz yerde ne tür kahve varsa onu içiyor veya istediklerinizi ayrı ayrı yerlerden topluyorsunuz. Şarap, peynir birlikte var da,  salata yenen yerde peynir yok, böyle bir düzen. Yine de çok ilginç bir yer ve kavram kesinlikle, NY’a yolu düşenler mutlaka uğramalı. (Ayrıntı için bkz. http://eatalyny.com/)

İki film gördüm bu iki haftada, ilki the Hedgehog, gelmeden az once bir arkadaş sözetmişti, ben de kitabı okumuştum daha önce. Muriel Barbery’nin The Elegance of the Hedgehog kitabından uyarlama bu film, başarılı bence, genelde uyarlamalar hayal kırıklığı olur, bu öyle olmadı. Yine de, kitap derim bana sorarsanız. İkinci film The Debt, değişik bir soğuk savaş filmi, başta Helen Mirren oyuncular çok iyiydi, film de beklenmedik bir duygu yaratıyor, görülebilir ikisi de. Sabırlı okumaları sevenlere, buralara kadar taşıdığım kütük gibi Murathan Mungan romanı Şairin Romanı’nı öneririm, benim hoşuma gidiyor, hala elimde ama herkese göre değil. Mardin’i bilenler, sevenler, kitapta oradan izler bulacaktır adı hiç geçmese de. İlk satın aldığım kitap ise Joyce Carol Oates’un öykü kitabı Sourland oldu, zaten cok sevdigim bir yazardır, okumaya sıra gelmesini heyecanla bekliyorum. Kitabı alırken Barnes and Nobles kitapçısında 14 günde değiştirme kartı verdiler, burada herseyin iadesi mümkün diye biliyordum ama kitap iadesi komik geldi, “okudum, beğenmedim ya da oyle kötü ki, okuyamadım bile” diye mi değiştirilecek kitap anlamadım. Nedeni, kindle, amazon gibi araçların kitapçı dükkanlarının işini iyice zorlaştırması olabilir, yine de bu şekilde ne elde edecekler bilemedim. Evin yakınlarındaki Istha yoga’ya kaydoldum, birkaç kez gittim. Şimdilik ilginç gelen hoca sayısının çokluğu oldu, sanırım NY’ta genelde böyle, her hoca birkaç değişik yerde ders veriyor ve böylece tek mekanda çeşitlilik sağlanmış oluyor. Onun da web sayfasını yogacı arkadaşlarım için ekliyorum. (http://www.ishtayoga.com/)