Zeynep’in gelişi
müze ziyaretlerini gündeme getirdi ve onunla gitmek için heyecanla beklediğimiz
MOMA (http://www.moma.org) - ünlü fotoğrafçı Cindy Sherman retrospektifi çok
etkileyici idi - MOMAPS1 (http://momaps1.org), Whitney (http://whitney.org), New
Museum (http://www.newmuseum.org), Neue Gallerie (http://www.neuegalerie.org),
International Center of Photography (http://www.icp.org), Guggenheim
(http://www.guggenheim.org)ve The Metropolitan (http://www.metmuseum.org) aynı
iki haftanın içinde gezildi. Görenler bilir, özellikle sonuncusu bir günde
tamamen gezilecek bir yer değil; biz sadece Dürer ve fotoğrafla ilgili sergileri gezdik. Bir de, müzenin
terasına yerleştirilen modern heykeli ve onunla birlikte fonda yer alan NY
manzarasını izledik.
Müzikal seçimini
Zeynep’e bıraktık ve kafamıza uygun bir çocuk yetiştirmiş olduğumuz belli ki,
Jesus Christ Superstar’ı görmek istedi. Birlikte, çok keyifle izledik. Benim gibi yıllar önce filmini
görenleriniz olmuştur mutlaka. Müthiş bir performanstı o zaman da, en azından
bana öyle gelmişti. Bu uyarlama, epeyce modernleştirilmiş bir versiyon olmasına rağmen, sesler ve oyunculuk
üst düzeydeydi (http://www.superstaronbroadway.com). Broadway’deki gösterileri
yıllarca sürdürebilmeleri, bu özene bağlı olmalı. Bizim seçtiğimiz Porgy and Bess de etkileyiciydi,
ancak daha teatral olmuştu;
kadın başrol oyuncusu bilmemkaçıncı kez Tony ödülü aldı bu müzikaldeki rolüyle
(http://www.porgyandbessonbroadway.com).
Aynı dönemde 11
Eylül anıtını ve yeni yapılan binaları görmeye gittik. Önceden randevu alınarak
ve sıkı güvenlik önlemleri altında girilen alan, aslında tamamen açık alan. Müze binası henüz açılmamış,
diğer binaların da inşaatı sürüyor. Yıkılan binaların taban alanına
yerleştirilen siyah havuzlardan oluşan anıt, etkileyici geldi bize. O alanı
doldurmayıp özellikle boşluğu vurgulamaları akıllıca olmuş. Kocaman iki havuzun
kenar yüzeylerinde tüm ölenlerin isimleri yazılı çepeçevre. Bir fikir edinmek
isterseniz, http://www.911memorial.org
adresine bakabilirsiniz.
Hava ısındıkça kent
sakinlerinden başka yerlere kaçamayanlar, kendilerini açık alanlara, parklara
attılar. Özellikle de Central Park’ta güneşlenenler, rahatlıkta herhangi bir sahil kentindekilerden hiç
farklı değildi; mayolar ve bikiniler içinde, hiç rahatsız edilmeden çimlere
yayılan kadınlara imrendim doğrusu. Neredeyse doğurmak üzere olan hamile bir
kadının,
göbeğini güneşe vermesinden bebeğin alacağı keyfi bile hayal etmek mümkün gibi
geldi. Bizdeki gerginlik ve kuralların insanları, özellikle de kadınları nasıl
baskı altına aldığını düşünüp üzüldüm. Güpegündüz ve kalabalık bir sokakta, üst
tarafı tamamen çıplak genç bir kadının salına salına yürüdüğüne bile şahit
olduk. Mutlaka ilginç bir nedeni vardır ama bence daha ilginç olan, yanından
geçenlerin şaşırdıklarını hiç belli etmemeleri oldu, cinsiyetlerinden bağımsız olarak. Böyle birşey yapmak
her babayiğidin harcı değil besbelli, her şehir de kaldırmaz böyle bir davranışı. Üstelik, o gün her nedense, her köşe başında polisler vardı ve sanırım bu konuyla
pek de ilgilenmediler.
Bu son yazıda,
American Ballet Theater’ın Le Corsaire’sini
(http://www.nytimes.com/2012/07/04/arts/dance/le-corsaire-from-american-ballet-theater.html)
önemli ve özel bir gösteri, son Woody Allen filmi To Rome with Love, Moonrise
Kingdom ve Hysteria’yı kolay izlenen, ama pek iz bırakmayan filmler olarak
anabilirim. Blue Note’daki Spyro Gyra (http://www.spyrogyra.com) konseri ise
yıllar öncesinden hayran olduğum bir grubu eski yeni güzel şarkılarlarıyla
izleme fırsatı verdiği için mutluluk duydum. Yaşları 50’nin üstündeki
izleyicilerin çokluğu da, ortamdaki duygudaşlık havasına katkıda bulundu
doğrusu.
Gore Vidal’ın The
Best Man (http://thebestmanonbroadway.com)
adlı politik oyununda, yıllar önce Mavi Ay dizisinde Bruce Willis’le birlikte
izlediğimiz Cybill Shepard ve John Larquette oynuyordu. Bu işi çok ustaca
yaptıklarını kabul etmek gerek; konu çok tanıdık olsa da, 3 saate yakın
heyecanla izledik. Kate Blanchett’in başrollerinden birini oynadığı Vanya Dayı
(http://theater.nytimes.com/2012/07/23/theater/reviews/uncle-vanya-with-cate-blanchett-at-city-center.html?_r=0)
da son derece başarılı bir
gösteri idi ve bu kadar ünlü ve güzel bir oyuncunun varlığı, diğerleri için
biraz haksızlık olsa da, oyuncuların tümü mükemmeldi. Oyundan sonra sokakta
oteline yürüyüp gittiğini gördüğümüz, sade ve mütevazi Blanchett de, edindiği ünden başı dönmüş birisine hiç benzemiyordu.
Bizdeki gibi kolayına ünlü olunmuyor dünyanın birçok yerinde; herhalde
izleyicilerin beklentisi daha yüksek ve rekabet daha çok oldugu için. Eğitime
ve çok çalışmaya dayalı başarılarının büyük bölümü.
Son olarak aklıma
gelen ise, sokakta yanında küçük bir çocukla sakince yürüyen Philip Seymour
Hoffman – bu yıl Satıcının Ölümü’ndeki oyunu ile çok övgü aldı- tesadüfen girdiğimiz bir
kafede, yanındaki kadına uzun uzun ve heyecanlı bir şekilde yeni projesini
anlatan Ethan Hawk ve havaalanında yanında korumalarıyla birlikte Selma
Hayek’le karşılaşmamız oldu. İlkinde hiç ilgilenen yoktu, diğerlerinde insanlar
farkettilerse de belli etmediler. Ünlü kişilerin de birey olarak bazı hakları
olduğu anlayışı yaygın. Tabii, bu gözlemim fazla genelleştirilecek durumda
değil ve birçok değişkene bağlı olabilir. Belki en çok tanınan sanatçı olan
Kate Blachett’e sokakta yaklaşanlar olduğu halde, otelinin kapısından girer
girmez olay bitti, kimse arkasından gitmedi. Birkaç gün önce, koca bir konvoy eşliğinde, trafiğe tümüyle kapatılan
sokaktan geçen Obama’ya ise sevgi gösteren çoktu. Onun da en büyük destekçilerinden birisi bir sanatçı,
yönetmen Spike Lee. Obama’nın bu yıl birkaç kez onu ziyarete geldiğinden,
trafik durumu ve güvenlik önlemleri nedeniyle haberimiz olmuştu. Bu kez
kendisini de görmüş olduk.
Olimpiyatların
açılış töreninde, kraliçenin, son James Bond Daniel Craig’le birlikte alana
gelişi ve geliş biçimi, bana Julian Barnes’ın şahane ve çok eğlenceli bir
kraliyet parodisi içeren England England kitabını anımsattı. Türkçeye
çevrilmedi sanırım, ingilizce okuyabilenler okumalı mutlaka. Buraya rastlayan
doğumgünümün özel olayı, Cirque du Soleil’i, Radio City’de izlemek oldu.
Çocuklar görmeli diyeceğim de, büyükler neden görmesin; zaten kocaman salonda
çok fazla da çocuk yoktu. Biz görmeyeli sirk denen şey epeyce değişmiş, bu çok
büyük bir gösteri ve organizasyon, çok da eğlenceli. Salon, ayrıca kayda değer,
daha fazla bilgi isterseniz (http://en.wikipedia.org/wiki/Radio_City_Music_Hall)
de görebilirsiniz,
sirkle ilgili bilgi de var ayni adreste.
NYta son haftaya
girerken bu yılın her yönden dolu ve öğretici geçtiğini söyleyebilirim ve
paylaştıklarım bunu bir ölçüde yansıtabilmiştir diye umuyorum. Sonuçta “bu şehir bizi aşar” diye döneceğiz NY’tan. Bir şehrin
kültürel zenginliği ve karmaşıklığının, sakinlerinin hayatını da zenginleştirdiğine olan inancım
arttı burada; umarım bizim de farklı olana hoşgörü ve saygımız zamanla artar ve
bunun getirdiği zenginlikten yararlanmayı öğreniriz.
Son bir not:
dün birisi insanların üstüne
ateş açtı diye polis tarafından vurularak öldürüldü, insanlar yaralandı. Bu tür
bireysel saldırı olaylarına sıkça rastlanıyor Amerikada. Polis, genelde
saldırganı öldürerek durdurmayı seçtiği için eleştiriliyor. Herşey iyi değil
yani, zaten olamaz da;
her sistemin çalışmayan veya
yanlış çalışan tarafları var. Bunlar için apayrı bir döküm yapılabilir.
Benimkisi,
hoşlukları vurgulasın istedim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder