Gezi
olayları
uzunca bir süre
toplumsal gündemdeki
haklı
yerini koruyacak ve şu ana kadar bu konuda yazılıp çizilenlere yenileri eklenecek.
Olayların
ülkenin politik gündemi açısından önemi doğal olarak öne çıkmakta. Benim tartışmak istediğim, Gezi aracılığıyla kamusal alan kavramını tartışmaya açmak ve kavramın bizde Gezi’ye kadar kullanıldığı biçimiyle ne anlama geldiğini ve bundan sonra ne anlama
geleceğini
irdelemek. Öncelikle,
Gezi Parkı
olaylarını başlatan eylemi nitelik olarak
sonra gelişerek
yayılan
protestolardan ayrı tuttuğumu ve bu yazıda sadece Gezi eylemini ve ona
dönük tepkileri konu edeceğimi belirteyim.
İlk
ve temel önermem
şu; kamusal alan Türkçe’de İngilizce’deki “public space” karşılığı olarak kullanılmakla birlikte, öteden beri aynı şeyi ifade etmiyordu, taa ki
Gezi’ye
kadar. Onun getirdiği farklılığa daha sonra değineceğim. Kamusal alan genelde kamu mülkiyetiyle
tanımlanmakla
birlikte, bu gerekli olmakla birlikte yeterli bir koşul degil. Kavramın asıl belirleyicisi, her türden insanın erişim serbestliği, girişlerinin ve kullanımlarının engellenmemesi ki, bu koşulun sağlanması, kağıt üstünde görüldüğü kadar kolay değil. Ikinci koşul olan denetimin
kullananlarda olmasını da eklersek, ciddi düzeyde bir toplumsal olgunluk ve hoşgörü gerektirdiği ortada. Bazı toplumlarda daha kolay ve doğal bir biçimde sağlanırken, bizimki gibi bazı toplumlarda hep sorunlu bir kavram olmasını tarihsel nedenlerle açıklamak mümkünse de, amacım bu değil. Ben daha çok, hangi alanların bu koşullari sağlaması gerektiğini, sağlayıp sağlamadığını, daha da ileri giderek,
herhangi bir dönemde
bu işlevi
görüp görmediğini tartışmak istiyorum.
Küresel ölçekte bakacak olursak,
sokaklar, meydanlar, parklar ve bahçeler ilk akla gelen kamusal alan örnekleri. Bu statü, hemen her durumda kamu mülkiyeti ile de destekleniyor.
Sorun da burada başlıyor: kamu ile devlet ayrımında. Bizde kamu malı, devletin malı olarak algılanıyor ve onun denetiminde; halk
anlamındaki
kamunun değil.
Kamu yönetimi
de, kamudan bağımsız olarak devletin halkı yönlendirmesi şeklinde anlaşıldığı için, kamusal alanların nasıl kullanılacağını devlet ve kurumları belirliyor. Yasaklar,
bireylerin birbirlerine ve karşılıklı haklarına saygısı ve medeni davranışlara ilişkin toplumsal uzlaşma çerçevesinde değil, devlet erkini elinde tutanların ve temsilcilerinin değerlerine göre saptandığı için de, standard kuralları olan, sıkı bir şekilde denetlenen, hoşgörü eşiği düşük alanlar çıkıyor ortaya. “Çimlere basmak yasaktır” bir kural örneğin, nedenini bilmemiz
gerekmiyor, otorite öyle diyorsa bir nedeni vardır; böyle yetişiyor, çocuklarımızı böyle yetiştiriyor ve çimlere basmıyoruz, basarsak bekçinin düdüğü bizi hemen uyarıyor. Peki, Avustalya'da çocuklara ağaçları kucaklamasını önerenler, Amerika'da, Avrupa'nın birçok ülkesinde çimlere yayılıp güneşlenenler ne yapmaya calışıyor? Neden engellenmiyor? Gezi
eylemi nedeniyle, hükümet tarafından polisin baskısını açıklamak için örnek gösterilen Wall Street protestolarının mekanı olan Zuccotti Parkı’nın özel mülk olduğundan pek sözeden olmadı. Üstelik, Amerika gibi özel mulkiyetin neredeyse
kutsal sayıldığı bir ülkede bile, önce mülk sahibi istedi diye göstericileri parktan çıkarmaya çalışan polis, sonradan geri çekildi ve belediye başkanı, halkın bu tür eylemlerinin, New York
kentinin zenginliğini
arttırdığını açıkladı.
Bizde
neden boyle olmadı?
İddiam şu ki, bizde hiçbir zaman gerçek anlamda bir kamusal alan
olmadı;
sokaklar, meydanlar, parklar devletın malı olduğu gibi, kullanım biçimlerini belirlemek ve denetlemek de devletin hakkı sayıldı; yasaklarla, bekçilerle, polislerle. Şimdi denebilir ki, sokakta yürümek, parkta bankta oturmak,
meydanlarda dolaşmak
serbest değil
mi? Kim karışıyor
ki? Evet, ama dünyada
AVMlerde gösteri
hakkı
tartışması yapılırken bizim razı olduğumuz özgürlük alanı bu kadar dar mı olmalı? Kentlerin sokaklarını, caddelerini arabalar,
meydanlarını alt - üst geçitler doldurmuşken, yukarıda örneklenen çok kısıtlı anlamdaki kamusal alan kullanımı – yürümek, durmak gibi - bile zor;
kaldırım ya hiç yok, ya da rahatça yürünecek gibi değil. İnsanlar daha rahat olduğu için AVM'lere doluşuyor, yalnızca alışveriş yapmak için
değil.
Bu
noktada, geçerli
önyargıları sarsma pahasına AVMlerin sadece bir bina
tipi olduğunu,
“AVMler yapılmasın” veya “oralara gidilmesin” demekle sorunun çözülmeyeceğini, bunun naif bir yaklaşım olduğunu düşündüğümü belirteyim. Kesinlikle daha
az tüketelim,
bağımsız ve yerli satıcıyı destekleyelim ama şu gelişmeyi gözardı etmeyelim; AVMler kapitalist
sistemin ürettiği tüketim mekanları olarak, yatırımcılarının bile hiç aklına gelmeyecek bir “kamusal alan” türü oluşturdular bizim gibi gerçek anlamda kamusal alan
deneyimi olmayan ülkeler
icin. Bugün
Gezi eylemlerini başlatan ve katılan gençlerin çoğu, o mekanlarda kendileri gibi olmayanlarla karşılaşıp birlikte yaşamayı öğrendiler. Mahallelerinde,
okullarında
değil.
AVM'lerde ayrımcılık elbette mümkün ama tüketimin mantığı buna çok elvermiyor, çünkü oraya gelen herkes potansiyel
müşteri olarak algılanıyor, en azından şimdiye kadarki durum
genellikle buydu. Gezi eylemlerine katılan gençlerin çoğunun aileleri, kamusal alan yokluğu ve sokakların güvenliksiz oluşu nedeniyle onları AVMlere yönlendirdiler; trafik derdi
olmayan, modern ve bakımlı kapalı alanları, sokaklara tercih ettiler. Çocukları belli bir yaşı geçip de arkadaslarıyla birlikte dışarı çıktıklarında, AVMlerdeki güvenlik görevlilerinin sokaktaki
polisten daha az haşin olacağını düşünmüş olan anne babalar da vardır belki içlerinde.
Bunları söylüyorum diye, Gezi’ye AVM yapılsın tezini destekleyeceğim
sanılmasın sakın; büyük kentlerimizin hiçbirinde, hele de kentin
merkezinde yeni bir AVMye gereksinim yok, kent merkezinde AVM yapılması kararı da, uygulaması da baştan beri yanlıştı, bunun yatırımcılar bile farkında artık. Ayrıca, dünyadaki gelişmelerin gösterdiği gibi, AVMlerin belirli bir ömrü var, batan AVMlere yeni işlev kazandırma çabaları bizde de başladı bile. Asıl soru şu: AVMlerini beğenip taklit ettiğimiz ülkelerin kentlerindeki yeşil alan bolluğuna neden hiç özenmiyoruz? O ülkelerde hükümetlerin, kentlerin
merkezindeki kocaman parkların rant değerini hesaplayamadığını mı sanıyor bizdeki iktidarlar?
Gezi Parkı kesinlikle park olarak kalmalı, sadece Gezi değil, kentlerimizin geriye kalan
hiçbir
yeşil
alanına
dokunulmamalı,
yapılaşmaya açılmamalı, kent merkezlerinde nefes
alacak yeni yeşil
alanlar yaratılmalı. Gezi parkı ilk kamusal alanımız olarak tarihe geçecek, hem de bizzat kamu
tarafindan yaratıldı ki, bu çok önemli, belki de dünyada başka bir örneği yok. Eminim, inceleyen çok olacaktır. Sosyolojik, ideolojik
temelleri ve uzantıları üzerine çok konuşulacaktır. Ben neden böyle düşündüğümü açıklamakla yetineceğim: ilk kez farklı görüş ve inançlara sahip bireylerden oluşan bir topluluk, bir kensel
alanı
sahiplenip bir anlamda denetimini üstlendiği için karşısında devleti ve güçlerini buldu, böylece kamudan ne anlaşıldığı ortaya çıktı. Devlet, kamuyu sözünü dinletebildiği, verdiği kadar hakla yetinen bir topluluk olarak algıladığı için kamusal alanı da, bu topluluk adına tasarlayıp denetleyebileceği bir alan olarak görmekteydi; diğer bir deyişle, sahip oldugu alanı kendi kurallarına uyulması şartıyla, tebasına uygun gördüğü bir süre için kullandırıyordu. Turkiye'de devletin
Amerika'daki Zuccotti parkının sahibi kadar hoşgörülü olmadığı, Gezi olaylarına karşı tavrından anlaşıldı, orası bir kamusal alan değildi, oyle olmasına izin verilmeyecekti. Gezi eylemcilerinin, ortalama Türk vatandaşından daha eğitimli, entellektüel anlamda daha donanımlı ve muhtemelen hükümet karşıtı bireylerden oluşması da, bu tepkiyi tetikledi. İster üç beş ağaç için olsun, isterse hükümetin çeşitli uygulamalarını protesto etmek için olsun, Gezi eyleminin
kamusal alan yaratmak gibi önemli bir işlevi oldu ve başka hiçbir sonuç doğurmazsa bile bu tek başına kaydadeğer bir toplumsal dönüşüm.
Bu
noktada, daha once kamusal alanımız var mıydı, neresiydi sorularına geri dönecek olursak, cevabım olumsuz. Hayır, yoktu. Bunun için AVMler veya kapalı yerleşmeler gibi küresel etkilerle oluşan alanları sorumlu tutmaya, 1Mayıs Taksimlerine, Kızılay polislerine kadar gitmeye gerek yok. Barışcıl
bir gösteriyi şiddet yoluyla engellemek de
kamusal alana bir müdahale, ama şimdi de yapıldığı gibi, eylemcilerin şiddet uyguladığı, provokasyon yapıldığı gibi bahaneler bulunabilir. İlköğretim hayatımız boyunca resmi törenler için kullanılan okul bahçeleri, tüm kentlerimizde devlet büyüklerinin katıldığı törenlerin yapıldığı meydanlar ne kadar kamusal?
Peki, üniversitelerin,
hastanelerin, kütüphanelerin kapısındaki güvenlikçilere, bu tür yerlere girişteki kimlik denetimlerine ne
demeli? AVM kapısındaki güvenlik sistemin mantığına uygun aslında, kim olduğunuzla hiç ilgili değiller, tüketim için gelmiş gibi görünmek içeri girmek için yeterli, ayrıca AVM özel mülk, hoşumuza gitmese de, istemediğini içeri almama hakkına sahip, onu ayrıca eleştirebiliriz. Üniversite, kamusal alan değil mi? Neden olmasın? En azından açık alanları, belli koşullar altında kütüphaneleri, toplantı mekanları niye kamuya açık değil? Buna cevap güvenliğin sağlanması değil kesinlikle, o bir bahane.
Gerçek,
insanların
ayrışmış dünyalarında daha mutlu olması, tanımadığından, kendisine benzemeyenden
korkmaya alıştırılmış olması. Gezi'de yıkılan tabu tam da bu; korkacak
birşey
yokmuş,
bizim gibi olmayanla birlikte yaşayabiliyormuşuz, o korku bize dayatılan bir mitmiş. Birçok mit gibi sürmesinden yarar sağlayanlarca besleniyormuş, sona ermesi istenmiyormuş. Görünen o ki, devlet erkine büyük tehdit gibi görünen bu gelişme, daha çok sonuç doğuracak, beklentimiz bundan böyle kamusal alanların, kamu tarafından yazılmış kurallara göre kullanılıp yönetilmesi, bunun temelleri
Gezi’de
atıldı, gerisi de gelecektir. Belki
de şimdi,
kamusal alanın
ortak kullanımı için elkitabı yazmanın tam zamanı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder