AVLULU KENT
Orada avlular vardı. Çocukluğun uçsuz
bucaksız zamanına denk düşen uçsuz bucaksız avlular, ucu bucağı
taştan duvarlar olan avlular. Taşlara vardığınızda hep sıcak,
sımsıcak olurdu avucunuzda duyduğunuz. Yanmasın diye çabucak
çekerdiniz ellerinizi. Küçük ellerin çok izi kalmıştır o
taşlarda, ama eskitememiştir onları bu dokunuşlar yüzyıllar
boyunca, sapasağlam dikilirler avlunun dört yanında.
Yine çok sıcak bir yaz günü.
Akşamüstü çıkmışız avluya, zaten bırakmaz daha önce
büyükler, başımıza güneş geçer sonra. Öğle uykusundan
kalkmışız her zamanki gibi, limonatamızı içmişiz bol şekerli.
Limonatalar ev yapımı; bol sulu limonun buz gibi suyla birlikte
boğazımızdan akması lıkır lıkır. Uyumadan önce yine aynı
oyunu oynadım uykuyla. İki saat uyunacak diyor annem. Kitabımı
okuyacağım, uyumayacağım, gözümü hiç kapatmayacağım,
kırpmayacağım bile. Sonra o beni uyumuş sanacak, kaldırmaya
gelince “hiç uyumadım ki!” diyeceğim. Ama olmadı işte, hiç
olmuyor zaten. Yan odadan annemin arkadaşlarının sesi, kahkahaları
gelirken kapanıyor gözlerim, açmaya çalışıyorum boşuna. Ne
zaman uyku dünyasına geçiverdiğimi anlayamıyorum bir türlü.
Annemin kapıyı açmasıyla uyanıyorum yine ve bozuluyorum her
zamanki gibi, “yine uyudum işte”. Gündüz uykusunu çamur gibi,
bataklık gibi düşünüyorum, filmde gördüğüm adam gibi, hani
bilmeden basıyor ya bataklığa, boğazına kadar batıyor debelene
debelene. Ben de öyle batıyorum uykuya. Pencere aralık, üstümde
sadece fanila, kilotla yatıyorum ama öyle sıcak ki, ter içindeyim.
Uyandığımda boynum hep ıslak oluyor. Saçlarım enseme yapışmış,
elimle itip sallıyorum, hafif rüzgarı bile içimi serinletiyor.
Annem ‘günaydın’ deyip kahvaltı
hazırlamaya mutfağa gitti. Hep ‘günaydın’ der uyandırırken.
Ben de kızarım. “Sabah değil ki, ne saçma”, uyuduğum için
kızgınım zaten. Ama şimdi limonata istiyor canım, boğazım
kupkuru, susadım, acıktım, hemen fırlayıp giyiniyorum. Mutfağa
gitmek için yan odadan geçip annemin arkadaşlarına selam vermem
gerekecek. Hoşuma gitmiyor, hep arkadaşları geliyor, hiç yalnız
kalamıyorum annemle. Ama onlar gelmezse de annem gidiyor, Neslihan
teyzeyle kalıyorum, o da hoşuma gitmiyor. Annemin cici kızı gibi
‘hoşgeldiniz’ deyip mutfağa giderim, ne yapalım? Tek o evde
olsun da.
Annem limonatayı bardağıma doldurmuş,
tabağıma küçük kurabiyelerle kek koymuş bile, benimle otursun
istiyorum ama gülerek “hadi bakalım, afiyet olsun” deyip
kaçıyor hemen. Arkadaşlarına ayıp olur sonra. Olsun, kitabım
var, okuyarak yemeyi severim. Sonra avluya çıkacağım, Berrin,
Mualla da gelecek, oynayacağız. Benim kardeşim yok, onları biraz
kıskanıyorum, her zaman oynayabildikleri için. Benim hep onları
çağırmam gerekiyor. Evleri yakın ama, avlunun karşısındaki ev,
hemen geliyorlar. Taş ev diyecektim ama bütün evler taş burada,
“güneşi içiyor taş” diyor annem sıcaktan şikayet ederken.
Anlamıyorum nasıl olduğunu, limonata içer gibi, nasıl içilir ki
güneş? Sıcak olduğunu anlıyorum, güneş taşı daha çok
ısıtıyor, biliyorum çünkü elimi yere de koydum, o kadar sıcak
değildi.
Bitti kahvaltım. Bardağı, tabağı
lavaboya koydum. “Annecim çıkabilir miyim?” diye seslendim.
“Tamam ama şapkanı giy” diyor. Hiç de unutmuyor şu şapkayı,
kimse giymiyor ki şapka, benimle dalga geçiyorlar. “Onlar buralı,
alışkınlar” diyor annem söyleyince, ama onlar da çocuk di mi?
Berrin benden iki yaş küçük bile, daha okula başlamadı. Okulun
bittiğine seviniyorum, dersleri sevmiyorum, hiç eğlenceli değil
sınıfta oturmak. Okulumda da avlu var ama o avluda beş dakika
durunca teneffüs bitiyor, hiç oynanmıyor, hem çok kalabalık
oluyor. Halbuki bizim avlumuz sadece üçümüzün, kocaman, koşmaca
oynuyoruz. Bir duvardan ötekine koşarken nefesimiz tükeniyor.
Sırtını duvara daya, oh sıcak, sımsıcak. Koş, koş, koş, koş,
daha hızlı, kalbim pat pat pat atıyor. Karşı duvara küt diye
çarpıyor avuçlarım, ah çok sıcak. Birinciyim bu sefer. Sırtını
dön yeniden karşıya koş, koş, koş, oh yine sıcak duvara değdi
ellerim. Böyle koşup duruyoruz. Ya ben, ya Mualla birinci oluyor.
Berrin küçük yetişemiyor, mızıldanıyor hep. Hepimiz yorulunca
bilyalarımız, taşlarımız var, sıcak taş basamaklara oturup
onları oynuyoruz. Şortumuz, eteğimiz sıyrılınca bacağımız
yanıyor otururken, o taşlar da sıcak. Ama oyun çok zevkli. Güneş
alçalıyor, yine sıcak ama artık yakmıyor, hava kararınca içeri
gireceğiz, hiç istemiyorum onun için kararmasını. Her gün
kararıyor yine de, annem kapıdan sesleniyor, “Hadi artık eve”
diye. Yarın yine çıkacağız ama bugün ayrılmak zor geliyor,
istemiyoruz. Günler uzunmuş şimdi yaz diye, bunu da anlamıyorum.
Nasıl uzun, bitiveriyor. Yine de yazı seviyorum. Kışın oyun az
oluyor çünkü onu biliyorum, hem dersler de var. Berrin’le Mualla
evlerine birlikte dönüyorlar, içim burkuluyor, ben gene yalnızım.
Şimdi avlu daha kocaman. Ortalık kararmaya başlayınca daha küçük
kalıyorum sanki. Hızla eve koşuyorum. Avlunun her köşesinden bir
yabancı, bir yaratık fırlayacakmış, üstüme atlayacakmış gibi
geliyor.
Evimizin kapısı aralık, hemen girip
kapatıyorum. “Anne”, “Evet canım” diye sesleniyor, oh
rahatlıyorum. Avlu, taş duvarlar, evimizin dışı dışarıda
kalıyor, beni beklerler nasılsa yarına kadar orada. Ben
annemleyim, evdeyim, seviniyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder