NY yazılarının ucu kaçtı çeşitli nedenlerle: ilk neden,
bilgisayarımın virüslenip önce bozulması, sonra tamamen ölmesi idi. NY günleri
3.5, oralarda bir yerde kaybolup gitti. Sonra yaşamak, yazmanın önüne fazlaca
geçti ve çalışmak ve gezip görmekten geriye pek zaman kalmadı. İki haftalık
keyifli, aile ve
dostlarla dolu geçen bir Türkiye gezisinin üstüne birkaç günlük Chicago
eklendi. NY’a gelen dostlarla çeşitli buluşmaların ardından Zeynep gelince iki
haftalık yoğun bir müze ve kültürel etkinlik dönemi yaşadık. O zamana kadar
görüp hoşlandıklarımızı ve görmeyip birlikte yaparız diye sakladıklarımızı bu
zamanlara sığdırmaya çalıştık. Ardından beklenmedik bir kayıp haberiyle, aniden
ve üzücü bir zaman diliminde Türkiye’ye gitmek gerekti. Kötü zamandaki
doslarımızın çokluğuna ve desteğine şükrederek döndük NY’a. Toparlanma
çabasıyla geçen bir sürenin ardından, bir hafta da Philadelphia’daydık. Son
yazıdan sonra geçen uzun süre ve birçok olaydan sonra herşeyi kapsamak pek
mümkün değil, o yüzden de
bu son iki NY yazısı, karışık
izlenimler içerebilecek ancak.
Bilgisayar lafıyla başlamışken, sonunda ben de gerek
bilgisayar değiştirmek, gerekse i-pad
edinmek yoluyla, apple camiasına katılmış oldum. Sanırım, kullanım yerlerinin benim için oldukça
farklı oluşu nedeniyle, bilgisayar
değil de, i-pad yaşantıma epeyce değişiklik getirdi. Yolculuklarda email,
skype, ufak çaplı çalışma amaçlı kullanmanın yanısıra, düzenli olarak scrabble oynadığım iki
arkadaşım oldu. İlk elde kolayca erişilen kitap listesi, klasiklerden oluştuğu için, taa
çocukluğumda ve herhalde özet çeviri olarak defalarca okuduğum Little Women’ı
(Küçük Kadınlar) özgün haliyle okuma fırsatım oldu. Ayrıca, Dickens’ın A Tale of Two Cities (İki
Şehrin Hikayesi) Edith Wharton’un Xingu, Agatha Christie’nin The Mysterious
Affairs at Styles gibi eserlerini, çeşitli yerlerde, çoğunlukla da yolculukta -
trende ve uçakta - okudum. Yazar ve ortamı hakkında internetten anında bilgi
edinme olanağından da hoşlandım doğrusu. Benim kadar basılı kitap meraklısı
birisi için bile cazip olduğuna göre, bu tür
elektronik araçların yayınevleri ve kitap satışlarına zarar vereceğinden endişe
duymamak mümkün değil, ama galiba
“atı alan üsküdarı geçti” ki, en büyük kitap satış zincirlerinden Borders da
bitti. İlle de basılı kitap almak isteyenlerin, aradıkları kitabı kolayca
bulamamak konusundaki yoğun şikayetleri,
son kalan kitap satış zinciri Barnes and Noble’ın da sonunun yakın olduğunu
düşündürüyor. Amazon’la başlayan süreç, elektronik kitapla sürüyor ve bu
gelişmeler, çevreci görüşleri de arkasına alarak, basılı kitabın sonunu getirecek gibi. En son piyasaya
çıkan i-pad 3’ün, ilk dört
günü dolmadan 3 milyon adetten fazla satıldığı düşünülürse, “kütüphanenizdeki kitaplara iyi bakın”
demek geliyor içimden, antika değerinden
gelecek kuşaklar yararlanabilir.
Chicago, “rüzgarlı şehir” diye anıldığı kadar var. Nisan
sonuna doğru gitmemize rağmen, soğuk ve rüzgardan dolaşacak fazla fırsat
bulamadık. Mimari açıdan etkileyici
olmakla birlikte belki sürenin kısalığı, belki de mevsimin uygun olmayışı
nedeniyle bana pek fazla hitap etmedi Chicago. Hancock binasının 96. katındaki
barda, 40-50 katlı binalara tepeden bakmak ilginçti (http://www.signatureroom.com).
The Art Institute of Chicago ise (http://www.artic.edu) zengin ve güzel bir
müzeye sahip.
19 Mayıs’ta, birkaç günlüğüne gittiğimiz Key West, yaz aylarındaki Bodrum’dan fazla
farklı değildi. Erken bir tarihte denize girmiş olmaktan daha ilginç yanları da
vardı, neyse ki.
Kaldığımız butik otelin, birkaç yıl öncesine kadar sadece homoseksüelleri,
özellikle lezbiyenleri kabul ettiğini ve artık kapılarını heteroseksüellere
açmış olsalar da, geleneğin
sürdüğünü, otele yerleşince azınlıkta kalarak öğrenmek ve Tampa’dan Key West’e
giderken bindiğimiz uçağın sadece 19 kişilik oluşu, birbirinden ilginç
deneyimlerdi. Onun dışında, Hemingway’in müzeye dönüştürülen evi ve her yerde
rastlanmayacak türden ağaçlar, bu geziden
aklımda kalanlar oldu. Benim gibi düşünen birilerinin çektiği fotoğraflara
bakmak isterseniz, “trees
key west” diye google’dan araştırın, ilginç
bulabilirsiniz. Denizi ise, kesinlikle bizdekilerle yarışamaz.
Gezilerden sözederken, Philadelphia’yı da aradan
çıkaralım. Onun da müzesi güzel; özellikle Amerikan sanatını merak edenler için
zengin bir kaynak (http://www.philamuseum.org/). Yerlileri, Rocky 3 filminde
Stallone’nin merdivenlerini koşarak çıktığı bina olarak tarif ediyorlar. Birçok
şehirde olduğu gibi, müzenin
daha çok turistlerin rağbet ettiği bir yer olduğu anlaşılıyor. Victor Cafe adlı
İtalyan restoranı, hoş bir deneyim oldu (http://www.victorcafe.com). Tüm
garsonlar, opera öğrencisi veya sanatçısı ve arada herkesi susturup müthiş
seslerle aryalar söylüyorlar. Yemek boyunca 7-8 kez güzel müzik dinleyip, sonra o güzel sesin sahibinin
getirdiği yemeği yemek fena olmuyor. Bir tanesi, Chicago müzikalinde oynamak
üzere NY’a taşınacağını söyledi. Sanırım bu şehirde de, hava durumu izlenimlerimi epeyce
etkiledi. Philly’de yaz, Perihan Mağden’in deyişiyle ‘berbath’ çünkü aşırı
sıcak ve nemli idi ve yürümek kolay olmadı. Bu yıl boyunca karşılaştığımız tek
ırkçı söylem burada karşımıza çıktı nedense, herhalde rastlantı deyip geçmek en doğrusu.
Yogacılar için birkaç yoga haberiyle bitireceğim bu
yazıyı. 20 Haziran’da müthiş
bir sıcakta – gerçekten sokağa çıkmayın diye uyardılar insanları o gün, belki
de yılın en sıcak günüydü - Times Square’de toplu
halde yoga yapanlar kadar çılgın veya cesur değilim; sıcağın etkisi
fotoğraflara çok yansımamış.
İlk günlerde
baktığımda bulduklarım kadar etkileyici olmasa da, konuyla ilgili bir link ekliyorum. Etkinliğin adının
“mind over madness” olması da ilginç gelmişti bana. (http://www.huffingtonpost.com/2012/06/20/first-day-of-summer-yoga-times-square-summer-solstice_n_1612488.html#slide=1121107)
Havaalanı konforunda yoga deneyimi ise hoş olabilir diye
düşünüyorum. http://travel.nytimes.com/2012/08/05/travel/easing-the-pain-of-workouts-on-the-road.html Gece klubünde
yoga konusunu ciddiye alıp almamak konusunda tamamen kararsızım. Yorumu size
bırakıyorum. http://www.nytimes.com/2012/05/20/nyregion/downward-dog-hits-the-dance-floor.html?_r=1&emc=eta1
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder