NY yazılarının arası açıldı çeşitli nedenlerle; birisi kısa, birisi uzun iki yolculuk girdi araya. Kasım’da 3 gün North Caroline Charlotte, Aralık’ta iki hafta Ankara ve İstanbul’da geçti. Birincisi güzel adından beklenmeyecek sevimsiz bir yerdi; çökmekte olan kent merkezini kurtarmak için yapılmış bir dolu lüks ve çok katlı otel, kocaman bir kongre merkezi ve dizi dizi lokantadan oluşan bir sahte kent. Eski hali hoştu herhalde, araştırmaya değer. Ankara ve İstanbul ise, aile ve dostlarla dolu geçti. İstanbul’a hayranlığım biraz daha arttı. Bunlar ayrı yazıların konusu olabilir.
NY, Kasım sonuna rastlayan Thanksgiving gününden başlayarak yılın en önemli tatil dönemine girdi. Her tarafta süslemeler, aydınlatılmış ağaçlar, kentin birkaç yerinde kurulan buz pateni pistleri ve çepeçevre kiosklardan oluşan hediyelik eşya ve yiyecek pazarları, bir aydan uzun bir süre her yerde duyulduğu için sonunda bıkkınlık yaratan yeni yıl şarkıları, ucuzluk, daha ucuzluk, en ucuzluk ve asıl amaç olan alışveriş, alışveriş. Alışveriş çılgınlığı denen şeyi burada özelikle Christmas öncesiyle yeni yılın ilk haftası arasında gözüyle görüyor insan. Sokaklarda uzanıp uyuyan evsizler, bu dönemde daha fazla dokunuyor insanın içine, eli paketlerle dolu insanlar yanlarından geçip gittikçe. Onlar hava koşullarına Wall Street göstericilerinden daha dayanıklı, Wall Street işgali biraz duruldu ancak şimdiye kadarki etkisi beklenenden büyük oldu, ayrıca Amerika’nın birçok yerine yayıldı ki, bu da az şey değil. Hareketin web sitesi daha fazla bilgi isteyenlere yardımcı olabilir (http://occupywallst.org/).
Geçen yazıdan beri paylaşılacak kültür, sanat etkinlikleri epeyce birikti. İlk yazmak istediğim olağanüstü güzellikte üç dans gösterisi izlediğimiz Joyce Theater (http://joyce.org/). Yıl boyunca Amerika’nın ve dünyanın her yerinden modern dans toplulukları gösteri yapmaya geliyor buraya, hepsi görülmeye değer sanırım; bizim seçtiğimiz üç gösteri (Chunky Move, Complexions ve Momix) bunu doğrular nitelikteydi ve dansın ötesinde sahne tasarımları ve müzik seçimleriyle de ilginç ve etkileyiciydi. Complexions gösterisi ezan ve kilise müziği ile başladı örneğin, şaşırtıcı ve cesur bir seçimdi (http://www.youtube.com/Joycetheater#p/f/7/uq_QoKiOy-k). Chunky Move (http://www.youtube.com/watch?v=VgKxTcds2V8) ve Momix, güzel dansın yanı sıra, (http://www.youtube.com/watch?v=WrBZmZY91oI) sahne tasarımı açısından da çok özellikliydi.
Gösterimde olan filmlerden Melancholia (Lars von Trier), etkileyici bir film. Eleştirmenler tarafından oldukça beğenildi, ancak bence önceki filmleriyle yarışacak düzeyde değil, favorilerim hala Dalgaları Aşmak, Dogville ve Mandeley. Bu filmde, içsel bunalım ve dışsal gerçeklik ilişkisi fazlaca drastik ve zorlama kurulmuştu bana göre. İçiniz fazla kararmadan ciddi bir toplumsal eleştiri izlemek isterseniz Polanski’nin Carnage filmini görün derim. Tek bir iç mekanda geçen tiyatrovari filmde özellikle Jodie Foster ve Kate Winslet izlenmeye değer oyunculuk sergiliyorlar, erkek oyunculara da haksızlık etmemek gerek, film bütünüyle iki çift arasındaki yoğun ilişkiden oluşuyor. Sadece ve hep eğlenmek isterseniz Sharlock Holmes 2 mükemmel bir seçim, daha gerilimli bir eğlencelik olarak The Girl with the Dragon Tattoo iyi; her iki film de tatil döneminde vizyona girdiğinden tıklım tıklım dolu salonlarda izledik ikisini de. Eş zamanlı gösterime giren İran filmi A Separation ve Türk filmi Bir zamanlar Anadolu’da da epeyce izleyici topladı. Ben ilkini Türkiye’de izlemiştim – çok da beğenerek - Nuri Bilge Ceylan’ın son filmini ise, çoğunluğu Amerikalı bir izleyici grubuyla birlikte izledim. Filmi birlikte izlediğim Türk arkadaşımla birlikte çok beğenmekle birlikte, oldukça yerel olduğunu düşündük, İngilizce çeviriler filmin ruhunu yansıtmaya yetmiyor ve Türk olmak ve Türkçe anlamak filmden alınan keyfi kesinlikle etkiliyor. Bu açıdan İran filmi daha evrensel – ele aldığı konu itibarıyla da- ve iki filmi eşzamanlı görecek yabancılar açısından daha avantajlı. Nitekim tüm eleştiriler de bunu gösteriyor; A Separation son zamanların en beğenilen yabancı filmi olarak daha birçok ödüle aday görünüyor, en iyi yabancı film Oscar’ının da en güçlü adayı. Nuri Bilge Ceylan’ı bunlara kulak asmadan bildiği, istediği gibi filmler yapmaya devam ettiği için takdir ediyorum doğrusu. (Filmler konusundaki ayrıntılı bilgileri, çoğunuzun bildiğini düşündüğüm http://imbd.com da bulabilirsiniz.)
Gördüğüm sergilerden, Frick müzesindeki Picasso özel seçmesi güzeldi. Asıl müzenin kendisi ilginç çünkü zengin bir ailenin evi ve özel koleksiyonu müzeyi oluşturuyor (http://www.frick.org/). Belli bir sistematik izlenmeden toplanmış eserlerle dolu müze gibi ev, sahibinin ölümünden sonra varisleri tarafından içindekilerle birlikte müzeye dönüştürüldüğü için bir düzen içermiyor ve bu yönüyle klasik müze anlayışından çok farklı, bence hoş. Beni etkileyen sergi, Guggenheim’deki Marizio Cattelan enstalasyonu oldu. (http://www.guggenheim.org/). All isimli sergideki eserler, müzenin kocaman boşluğuna asılı olarak sergileniyordu ve müzenin rampa şeklindeki dolaşma düzenine müthiş uygun olmuştu (bu konuda daha fazla okumak isterseniz, bkz. http://www.guggenheim.org/new-york/exhibitions/past/exhibit/3961). Her açıdan bir başka görünen bu çok boyutlu eserler toplamı, modern sanatın açılımını çok güzel yansıtıyordu, seveni de, nefret edeni de çok oldu bu serginin; ben sevenlerdenim. UN binasında sergilenen Design with the Other 90% - Cities, tasarımcıların yerli halkla birlikte ve yerel malzemeler kullanarak yarattığı mekanlar ve iyileştirme projelerinden örneklerden oluşuyordu. Kendi içinde çelişkiler barındıran, yararlı ama çoğunlukla naif yaklaşımlardı bana göre. Susuz köye su için altyapı götürmekle, gecekonduları rengarenk boyamak arasında fazla bir ayrım gözetmeden, dünyanın fakir halklarına yardım elini uzatarak içini rahatlatan Batılı zengin yaklaşımı gördüm ben bu sergide (http://www.cooperhewitt.org/exhibitions/other-90). Benzer bir örnek de, the Urbanized adlı filmdi, yine tam olmamış bir proje (http://www.ifccenter.com/films/urbanized/). Bunlar, tasarım, mimarlık ve ideoloji arasındaki ilişkilere daha çok eğilmemizi gerektiren örnekler sanırım. Bağlamından koparılınca iyi niyetli gibi görünseler de, gelişmiş ve adını tam koymak gerekirse emperyalist ülkelerin ucuzundan günah çıkarma çabaları sanki bunlar daha çok.
NY, Kasım sonuna rastlayan Thanksgiving gününden başlayarak yılın en önemli tatil dönemine girdi. Her tarafta süslemeler, aydınlatılmış ağaçlar, kentin birkaç yerinde kurulan buz pateni pistleri ve çepeçevre kiosklardan oluşan hediyelik eşya ve yiyecek pazarları, bir aydan uzun bir süre her yerde duyulduğu için sonunda bıkkınlık yaratan yeni yıl şarkıları, ucuzluk, daha ucuzluk, en ucuzluk ve asıl amaç olan alışveriş, alışveriş. Alışveriş çılgınlığı denen şeyi burada özelikle Christmas öncesiyle yeni yılın ilk haftası arasında gözüyle görüyor insan. Sokaklarda uzanıp uyuyan evsizler, bu dönemde daha fazla dokunuyor insanın içine, eli paketlerle dolu insanlar yanlarından geçip gittikçe. Onlar hava koşullarına Wall Street göstericilerinden daha dayanıklı, Wall Street işgali biraz duruldu ancak şimdiye kadarki etkisi beklenenden büyük oldu, ayrıca Amerika’nın birçok yerine yayıldı ki, bu da az şey değil. Hareketin web sitesi daha fazla bilgi isteyenlere yardımcı olabilir (http://occupywallst.org/).
Geçen yazıdan beri paylaşılacak kültür, sanat etkinlikleri epeyce birikti. İlk yazmak istediğim olağanüstü güzellikte üç dans gösterisi izlediğimiz Joyce Theater (http://joyce.org/). Yıl boyunca Amerika’nın ve dünyanın her yerinden modern dans toplulukları gösteri yapmaya geliyor buraya, hepsi görülmeye değer sanırım; bizim seçtiğimiz üç gösteri (Chunky Move, Complexions ve Momix) bunu doğrular nitelikteydi ve dansın ötesinde sahne tasarımları ve müzik seçimleriyle de ilginç ve etkileyiciydi. Complexions gösterisi ezan ve kilise müziği ile başladı örneğin, şaşırtıcı ve cesur bir seçimdi (http://www.youtube.com/Joycetheater#p/f/7/uq_QoKiOy-k). Chunky Move (http://www.youtube.com/watch?v=VgKxTcds2V8) ve Momix, güzel dansın yanı sıra, (http://www.youtube.com/watch?v=WrBZmZY91oI) sahne tasarımı açısından da çok özellikliydi.
Gösterimde olan filmlerden Melancholia (Lars von Trier), etkileyici bir film. Eleştirmenler tarafından oldukça beğenildi, ancak bence önceki filmleriyle yarışacak düzeyde değil, favorilerim hala Dalgaları Aşmak, Dogville ve Mandeley. Bu filmde, içsel bunalım ve dışsal gerçeklik ilişkisi fazlaca drastik ve zorlama kurulmuştu bana göre. İçiniz fazla kararmadan ciddi bir toplumsal eleştiri izlemek isterseniz Polanski’nin Carnage filmini görün derim. Tek bir iç mekanda geçen tiyatrovari filmde özellikle Jodie Foster ve Kate Winslet izlenmeye değer oyunculuk sergiliyorlar, erkek oyunculara da haksızlık etmemek gerek, film bütünüyle iki çift arasındaki yoğun ilişkiden oluşuyor. Sadece ve hep eğlenmek isterseniz Sharlock Holmes 2 mükemmel bir seçim, daha gerilimli bir eğlencelik olarak The Girl with the Dragon Tattoo iyi; her iki film de tatil döneminde vizyona girdiğinden tıklım tıklım dolu salonlarda izledik ikisini de. Eş zamanlı gösterime giren İran filmi A Separation ve Türk filmi Bir zamanlar Anadolu’da da epeyce izleyici topladı. Ben ilkini Türkiye’de izlemiştim – çok da beğenerek - Nuri Bilge Ceylan’ın son filmini ise, çoğunluğu Amerikalı bir izleyici grubuyla birlikte izledim. Filmi birlikte izlediğim Türk arkadaşımla birlikte çok beğenmekle birlikte, oldukça yerel olduğunu düşündük, İngilizce çeviriler filmin ruhunu yansıtmaya yetmiyor ve Türk olmak ve Türkçe anlamak filmden alınan keyfi kesinlikle etkiliyor. Bu açıdan İran filmi daha evrensel – ele aldığı konu itibarıyla da- ve iki filmi eşzamanlı görecek yabancılar açısından daha avantajlı. Nitekim tüm eleştiriler de bunu gösteriyor; A Separation son zamanların en beğenilen yabancı filmi olarak daha birçok ödüle aday görünüyor, en iyi yabancı film Oscar’ının da en güçlü adayı. Nuri Bilge Ceylan’ı bunlara kulak asmadan bildiği, istediği gibi filmler yapmaya devam ettiği için takdir ediyorum doğrusu. (Filmler konusundaki ayrıntılı bilgileri, çoğunuzun bildiğini düşündüğüm http://imbd.com da bulabilirsiniz.)
Gördüğüm sergilerden, Frick müzesindeki Picasso özel seçmesi güzeldi. Asıl müzenin kendisi ilginç çünkü zengin bir ailenin evi ve özel koleksiyonu müzeyi oluşturuyor (http://www.frick.org/). Belli bir sistematik izlenmeden toplanmış eserlerle dolu müze gibi ev, sahibinin ölümünden sonra varisleri tarafından içindekilerle birlikte müzeye dönüştürüldüğü için bir düzen içermiyor ve bu yönüyle klasik müze anlayışından çok farklı, bence hoş. Beni etkileyen sergi, Guggenheim’deki Marizio Cattelan enstalasyonu oldu. (http://www.guggenheim.org/). All isimli sergideki eserler, müzenin kocaman boşluğuna asılı olarak sergileniyordu ve müzenin rampa şeklindeki dolaşma düzenine müthiş uygun olmuştu (bu konuda daha fazla okumak isterseniz, bkz. http://www.guggenheim.org/new-york/exhibitions/past/exhibit/3961). Her açıdan bir başka görünen bu çok boyutlu eserler toplamı, modern sanatın açılımını çok güzel yansıtıyordu, seveni de, nefret edeni de çok oldu bu serginin; ben sevenlerdenim. UN binasında sergilenen Design with the Other 90% - Cities, tasarımcıların yerli halkla birlikte ve yerel malzemeler kullanarak yarattığı mekanlar ve iyileştirme projelerinden örneklerden oluşuyordu. Kendi içinde çelişkiler barındıran, yararlı ama çoğunlukla naif yaklaşımlardı bana göre. Susuz köye su için altyapı götürmekle, gecekonduları rengarenk boyamak arasında fazla bir ayrım gözetmeden, dünyanın fakir halklarına yardım elini uzatarak içini rahatlatan Batılı zengin yaklaşımı gördüm ben bu sergide (http://www.cooperhewitt.org/exhibitions/other-90). Benzer bir örnek de, the Urbanized adlı filmdi, yine tam olmamış bir proje (http://www.ifccenter.com/films/urbanized/). Bunlar, tasarım, mimarlık ve ideoloji arasındaki ilişkilere daha çok eğilmemizi gerektiren örnekler sanırım. Bağlamından koparılınca iyi niyetli gibi görünseler de, gelişmiş ve adını tam koymak gerekirse emperyalist ülkelerin ucuzundan günah çıkarma çabaları sanki bunlar daha çok.