8 Mart 2022 Salı

 

ALACA KARANLIK

Birdenbire olmadı. Hatta, önceleri farkedilmedi bile. Her zamanki gibi güneş doğuyor, etrafı aydınlatıyor, insanlar işlerinde güçlerinde hayatlarını sürdürüyordu. İlk başlarda güneş biraz solmuş gibiydi, yani ilk  farkedenler böyle tanımladı olan değişikliği. ‘Pırıl pırıl bir güneş’ deriz ya, havanın açık güneşin tümüyle görünür olduğu zamanlarda hava aydınlık olmaya devam etse de, güneş parıldamıyordu artık. Hava koşullarının değişkenliği düşünülürse bunun normal olduğu söylenebilirdi, bu durumdan ilk sözedenlere söylendi de. ‘Yanılıyorsun, bugün hava puslu da ondan’ dendi. Ta ki, farkedenlerin sayısı artana ve daha hassas olanların görüşü etkilenene kadar, hala aydınlıktı etraf ama gün ortası ile gün batımını ayırdetmek zorlaşmıştı. Güneş doğuyor, günü aydınlatıyor ama parlamıyordu.

Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi çeşitli ülkelerden bilim insanları bu sorunu gündemlerine alıp teoriler üretmeye başladılar. Bu durumun geçici bir dengesizlik olduğunu savunanlar olduğu gibi, kalıcı olacağını ve yer yüzündeki yaşamı etkileyeceğini öne sürenler de vardı. Değişiklik çok yavaş gerçekleştiği için insanları çok etkilediği söylenemezdi ama içlerine kurt düşmüştü bir kere; kaderciler hep yaptıkları gibi ‘elimizden bir şey gelmez, ne yapabiliriz ki?’ diye olanı kabullenirken, kuşkucular uzaylı komplosundan şüpheleniyor, insan iradesi ve bilimin gücüne inananlar bilimsel açıklamalardan medet umuyorlardı. Sonuçta, herşey olduğu gibiydi, sadece güneş farklıydı.

Zamanla güneş daha da az aydınlatmaya, daha kararsız bir ışık yaymaya başlayınca bir takım önlemler alınması gerekti. Sabah işe gitmek için yarı karanlıkta hazırlananlar, sokağa çıktıklarında aynı manzarayı gördüler, üstelik manzara gün içinde değişmeyecekti. Yani artık gece görüşü hakimdi dünyaya. Sürekli elektrik kullanılıyordu evlerde, sokaklarda, iş yerlerinde. Çocuklar yarı karanlıkta okula gidiyor, yarı karanlıkta oynuyor, evlerine yarı karanlıkta dönüyorlardı. Güneşin ortalıkta olduğu saatlerde onun ışığıyla yetinmek, iş yapmak çok zorlaşmıştı artık.

Bu durum insanları olduğu gibi, hayvanları ve bitkileri de etkiledi. Bazıları huzursuzlandı, hastalandı, hatta öldü. İnsanlar doğal olmayan yollara daha alışık oldukları için olağan saydıkları düzeni sürdürmeyi başardılar. Görme sorunları, verimsizlik, isteksizlik, bunalımlar artıyor, insanlar hep yaptıkları gibi bunlara sırt çevirerek yaşayıp gidiyorlardı. Fiziksel eksikler için vitaminler, uyku ilaçları, depresyon ilaçları zaten önceden hazırdı, daha çok tüketmek yetiyordu, elektrik tüketimi gibiydi bunlar da, ihtiyaçtan sayılıyordu. Değişiklikten yararlananlar da oldu; hırsızların çalışma saatleri uzadı, pusu kurmak, korku salmak kolaylaştı. Eskiden ‘gece gece yapılmayan’ işleri güpegündüz yapmak bile zorlaştığı halde sadece gece yapılanlar gündüze saldırıya geçti. Dünya karanlıktan korkanlarla korkmayanlar, hatta yararlananlar arasında bölünmeye başladı. Dostu düşmanı tanımak zorlaştı.

Uzun bir süre böyle devam ettikten sonra kararma bir noktada durdu, alacakaranlıkta kaldı dünya. Duruma alışıp hayatlarını sürdürenler de, alışamayıp şikayet etseler de çeşitli önlemlerle hayatlarını yaşanır hale getirenler de biraz nefes aldılar. Bilim dünyası da daha karanlık olmayacağında hem fikirdi. Güneşin eski haline dönüp dönmeyeceği tam bilinmemekle birlikte, bu konuda fazla umut yoktu. Yeni durumun kalıcı olacağına kesin gözüyle bakılıyordu.

Böyle bir ortamda okula başlayan çocukların ilk anılarında bile apaydınlık, parlak bir gün yoktu. O yüzden karanlıkta kalkıp okula gitmenin sorun olduğunu düşünmediler. Bunu sorun edenler büyükleriydi. Elbette hepsinin cep telefonları vardı, bununla yetinmeyip çocuklarının el, ayak bileklerine çan takanlar, boyunlarına düdük bağlayanlar oldu, içlerine kuşku düşmüştü bir kere, karanlığa karşı ne yapsalar az geliyordu. Okulda, evde büyüklere aydınlığın nasıl bir şey olduğunu soruyordu çocuklar. Bazı şeyleri hiç bilmeyenlere anlatmak zordur, bu da öyleydi. Güneşin parıldadığı zamanları hatırlayanlar dünyanın o zaman nasıl göründüğünü tanımlamakta zorlanıyor, ‘ışıklar hep açık gibi ama daha kuvvetlisi, süreklisi’ gibi şeyler söylüyorlardı. Anlamış gibi yapsalar da, yaşamayanların algıları kendi sınırları kadardı; kendileri gibi küçük, kendi dünyaları gibi dardı. Bilim insanları gözün zamanla duruma uyum sağladığını ve eski duruma dönülecek olursa – ki, bu düşük bir olasılıktı – önlem almak gerekeceğini, gündüzleri çıplak gözle dışarı çıkılamayacağını söylüyorlardı. Alacakaranlık dünyada yaşamanın bir zorluğu da gündüz-gece ayrımının yok olmasıydı. Gündüz ne kadar rahatsızsa, gece de öyleydi. Bundan çocuklar etkilenmedi ama büyükler kapkaranlık bir gecenin derin, huzurlu uykularını uzun süre özlediler.

Güneşin ışığıyla birlikte ısısı da sabitlenmişti adeta. Ne sıcak, ne soğuktu. İlk zamanlar bundan hoşlananlar oldu. ‘Fena mı işte, ılık havanın avantajı çok, giysileri mevsime göre değiştirmek, üşüdün, terledin derdi kalmadı’ dediler. Haklıydılar belki ama zaman geçtikçe bunun fazla durağan olduğunu düşünenler çoğaldı; denize girmek, karda yürümek, kaymak, tiril tiril giyinmek özlemler arasında yerini aldı. Çocuklara anlatılan hikayeler arasında bu tür anılar da vardı artık. Teknoloji sayesinde her ürün yetişiyordu ama karpuzu sıcaklamadan yemenin tadı aynı olmuyordu. Sonuç olarak,  ‘birbirinden farklı iki dünyayı bilenler’ özlemleriyle ‘yeni dünyaya doğanlara’ bu dünyayı olduğundan da dar ettiler. ‘Benim çocukluğumda’ diye başlayan cümleler uçuşuyordu havada sürekli. Yetişkinler hep yorgun gibiydi, uyuyamamış, uyanamamiş, arada kalmış gibiydiler sürekli.  

Okula yeni başlayan çocuklardan birisi, bir gün okuldan döndüğünde annesinin bir komşularıyla kahve içerken ‘eskiden anlamazdık o soğuk Kuzey ülkelerinde insanların niye o kadar içtiğini, intihar ettiğini’ dediğini duydu, meraklandı. İçeriğini tam anlamasa da, iyi bir şeyden sözedilmediğini anladı, bu tekinsiz şeyin eskiden daha uzakta olduğunu da hissetti ve keyfi kaçtı. Komşuları gidince annesine ‘anne nasıl anladınız insanların niye içip intihar ettiğini?’ diye sordu. Annesi biraz şaşırdı ve bu konunun çocuklara göre olmadığını düşünerek çabucak yanıtladı, gerçeğe fazla değinmeden. ‘Eskiden öyle ülkeler vardı, insanlar sıkılır, tuhaf şeyler yaparlardı, ama uzak yerler zaten oralar’ dedi. Sonra hemen konuyu değiştirip ‘hadi sıcak çikolata içelim’ dedi. Çocukları satın almak kolaydır, çocuk da sorduğunu hemen unuttu.  

Yıllar geçtikçe durum iyice kabullenildi, artık tüm dünya ‘o karanlık ülkeler’le kaplıydı. Karanlıkta eşitlenmişti her yer, her şey. Günler geçip gidiyordu böyle de, fazlasıyla tekdüze olsa da yapacak bir şey yoktu. Olayın bilimsel açıklamaları vardı var olmasına, ama çözümü ufukta görünmüyordu, ufukta hiçbir şey görünmüyordu aslında.

Bu dönemde doğan çocuklar büyüdükçe yetişkinlerde olmayan bazı özelliklere sahip oldukları ortaya çıktı. Gözleri büyüklerinden daha iyi görüyor, kulakları daha iyi duyuyordu. Dokunma duyuları da daha gelişkindi, vahşi doğada yaşayan hayvanlar gibi koşullara uygun beceriler geliştirmişlerdi ama toplumsal düzen ve büyüklerin korkuları onları kısıtlı bir yaşama zorluyordu. Evden çok uzaklaşamıyor, yalnız bırakılmıyor, sokaklarda çok vakit geçiremiyorlardı. Bir yandan da, bir önceki kuşağın sahip olmadığı yabanıl özellikleriyle onları tedirgin ediyorlardı; karanlıkta bir yerden çıkıvermeleri, rahatça gizlenebilmeleri, sesleri, kokuları uzaktan algılamaları onları güçlü kılıyordu. Eski dünyanın renklerini filmlerden, fotoğraflardan biliyorlardı ama kendi gözleriyle görmemişlerdi; ağacın yeşil, gökyüzünün mavi, bulutların beyaz, gri olduğunu duyarak öğrendiler, dünyayı gri-siyah görüp iç gözleriyle boyamaya çalıştılar. Pek de beceremediler ama ana-babalarının hasretle andığı ‘o renkli günler’ özlemine yine de anlam veremediler. Hani gençler birlikteyken büyüklerin saçmaladıklarını düşündüklerinde birbirlerine bakıp gözlerini devirir ya, çoğunlukla öyle yaptılar. Bu tavır büyükleri kırıyor, uzaklaştırıyor, yalnızlaştırıyordu. Büyükler birbirlerine tutunmaya çalıştıkça eski dünya/yeni dünya ayrımı keskinleşti; ormanı yeşil görenlerle, ağacı gri ama net görenler birbirini küçümsemeye başladı.

Zamanla alacakaranlık dünyaya doğan ilk kuşak çocuk sahibi oldu, renkli dünya torunlara anlatılan bir masal halini aldı. Çocuklar anlatılanların gerçek olduğunu biliyor, bundan pek de etkilenmiyorlardı. Bu gidişle işlerin yoluna girmesi, yeni bir düzen oluşması beklenirken bazı çocuklar okuldan eve döndüklerinde gördükleri renkli bir nesneden sözetmeye başlayınca işler yeniden tuhaflaştı. Bazen bir ağaç, bir çiçek, bir bulut, bazen de bir insan, bir bina renkleniyordu. Bilim insanları tekrar işe koyuldular ve güneşi kapatan perdede çok minik delikler açıldığı ve bunun bazı kişilerin görüşünü etkilediği ortaya çıktı. Üstelik, delikler yer değiştiriyor, bazıları açılırken başkaları kapanıyordu, renkleri bu sızıntılar yaratıyordu. Neden herkesin aynı renkleri görmediği tam açıklanamadı, en büyük olasılık değişen dünyaya herkesin farklı biçimde uyum sağlamasıydı. Bu seferki sorun büyüklerin renkleri sadece imajlardan tanımaları, küçüklerin gerçekten görmesiydi, onların katılaşmamış algısı buna olanak veriyordu, yaşlılarda bu algı kaybolmuştu.

Şimdi beklemek gerekiyordu, belki bir, belki birkaç kuşak sonra renkleri yeniden bulmak umudu doğmuştu. Artık beklenecek bir şey vardı, bu da bir canlılık, bir heyecan yarattı. Renkleri görenler çoğaldıkça belli renkleri ilk görenler gruplar oluşturdular, oyunlar geliştirip maçlar yaptılar. Kırmızılar mavilere, sarılara, yeşillere karışmıyor, birlikte sosyalleşmiyorlardı. Tüm renkleri bilen yaşlıların sayısı çok azaldığı için onlar hala kendi aralarında eski aydınlık günleri anıyor, o rengarenk dünyanın kendileriyle birlikte yok olacağını düşünüp dertleniyorlardı.

Günün birinde birisi iki renk birden gördüğünü iddia edince ortalık yine karıştı, bunu kanıtlayacak bir şey yoktu ama iddia bile heyecan yaratmaya yetti, kolay inananlar bu kişi etrafında toplanmaya, onun deneyimini paylaşmaya heveslendiler. Nasıl olduğunu bilmedikleri bu gelişmeyi bir mucize olarak görüyor ve seçilmiş kişiyi yere göğe koyamıyorlardı. Yıllar geçmeye devam etti, başka kimse birden fazla renk göremedi, mucize söylencesi yayıldı ve cemaat iyice büyüdü. Bu arada dünyayı tüm renkleriyle tanıyanlar yok olmuş, sadece tek renkliler kalmıştı ortalıkta. Hala hiç renk görememiş olanlar da vardı ve bunlar toplumun en alt sınıfı sayılıp önemsenmeyen işlere koşuldular. Böylece yeni ve tekdüze bir düzen daha kurulmuş oldu, yıllarca sorunsuz sürdü. Ta ki, bir gün güneşin karartısı azalmaya, alacakaranlık alaca aydınlığa dönüşünceye kadar. Bu da bir günde olmadı, ama kararması kadar uzun sürmedi güneşin pırıl pırıl parlaması. Tüm renkleriyle dünyayı tanımak hala zordu, ne de olsa yeni insanlar bazı becerileri geliştirirken bazılarını kaybetmişlerdi, zamana ihtiyaçları olacaktı. Artık umut vardı, aceleye gerek yoktu. Sadece parıldayan güneşin de yardımıyla alacakaranlıktan beslenenleri yenmek kalmıştı, bunu istemek kalmıştı. Farklı renklerin insanları bir araya gelip dünyalarının gittikçe zenginleştiğini anladıkça arşivlerdeki filmlere, ailelerinden kalan resimlere geri döndüler. Yeni gözleriyle baktılar bir kez daha eski dünyaya, ne gördüklerini anlamaları için zaman gerekecek; bu öykü bitmeyecek, insanlığın zamanı ne kadarsa o kadar sürecek.