ALACA KARANLIK
Birdenbire olmadı. Hatta, önceleri farkedilmedi bile. Her zamanki gibi
güneş doğuyor, etrafı aydınlatıyor, insanlar işlerinde güçlerinde hayatlarını
sürdürüyordu. İlk başlarda güneş biraz solmuş gibiydi, yani ilk farkedenler böyle tanımladı olan değişikliği.
‘Pırıl pırıl bir güneş’ deriz ya, havanın açık güneşin tümüyle görünür olduğu
zamanlarda hava aydınlık olmaya devam etse de, güneş parıldamıyordu artık. Hava
koşullarının değişkenliği düşünülürse bunun normal olduğu söylenebilirdi, bu
durumdan ilk sözedenlere söylendi de. ‘Yanılıyorsun, bugün hava puslu da ondan’
dendi. Ta ki, farkedenlerin sayısı artana ve daha hassas olanların görüşü
etkilenene kadar, hala aydınlıktı etraf ama gün ortası ile gün batımını
ayırdetmek zorlaşmıştı. Güneş doğuyor, günü aydınlatıyor ama parlamıyordu.
Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi çeşitli ülkelerden bilim insanları
bu sorunu gündemlerine alıp teoriler üretmeye başladılar. Bu durumun geçici bir
dengesizlik olduğunu savunanlar olduğu gibi, kalıcı olacağını ve yer yüzündeki
yaşamı etkileyeceğini öne sürenler de vardı. Değişiklik çok yavaş gerçekleştiği
için insanları çok etkilediği söylenemezdi ama içlerine kurt düşmüştü bir kere;
kaderciler hep yaptıkları gibi ‘elimizden bir şey gelmez, ne yapabiliriz ki?’
diye olanı kabullenirken, kuşkucular uzaylı komplosundan şüpheleniyor, insan
iradesi ve bilimin gücüne inananlar bilimsel açıklamalardan medet umuyorlardı.
Sonuçta, herşey olduğu gibiydi, sadece güneş farklıydı.
Zamanla güneş daha da az aydınlatmaya, daha kararsız bir ışık yaymaya
başlayınca bir takım önlemler alınması gerekti. Sabah işe gitmek için yarı
karanlıkta hazırlananlar, sokağa çıktıklarında aynı manzarayı gördüler, üstelik
manzara gün içinde değişmeyecekti. Yani artık gece görüşü hakimdi dünyaya.
Sürekli elektrik kullanılıyordu evlerde, sokaklarda, iş yerlerinde. Çocuklar
yarı karanlıkta okula gidiyor, yarı karanlıkta oynuyor, evlerine yarı
karanlıkta dönüyorlardı. Güneşin ortalıkta olduğu saatlerde onun ışığıyla
yetinmek, iş yapmak çok zorlaşmıştı artık.
Bu durum insanları olduğu gibi, hayvanları ve bitkileri de etkiledi.
Bazıları huzursuzlandı, hastalandı, hatta öldü. İnsanlar doğal olmayan yollara
daha alışık oldukları için olağan saydıkları düzeni sürdürmeyi başardılar. Görme
sorunları, verimsizlik, isteksizlik, bunalımlar artıyor, insanlar hep
yaptıkları gibi bunlara sırt çevirerek yaşayıp gidiyorlardı. Fiziksel eksikler
için vitaminler, uyku ilaçları, depresyon ilaçları zaten önceden hazırdı, daha
çok tüketmek yetiyordu, elektrik tüketimi gibiydi bunlar da, ihtiyaçtan
sayılıyordu. Değişiklikten yararlananlar da oldu; hırsızların çalışma saatleri
uzadı, pusu kurmak, korku salmak kolaylaştı. Eskiden ‘gece gece yapılmayan’
işleri güpegündüz yapmak bile zorlaştığı halde sadece gece yapılanlar gündüze
saldırıya geçti. Dünya karanlıktan korkanlarla korkmayanlar, hatta
yararlananlar arasında bölünmeye başladı. Dostu düşmanı tanımak zorlaştı.
Uzun bir süre böyle devam ettikten sonra kararma bir noktada durdu,
alacakaranlıkta kaldı dünya. Duruma alışıp hayatlarını sürdürenler de,
alışamayıp şikayet etseler de çeşitli önlemlerle hayatlarını yaşanır hale
getirenler de biraz nefes aldılar. Bilim dünyası da daha karanlık olmayacağında
hem fikirdi. Güneşin eski haline dönüp dönmeyeceği tam bilinmemekle birlikte,
bu konuda fazla umut yoktu. Yeni durumun kalıcı olacağına kesin gözüyle
bakılıyordu.
Böyle bir ortamda okula başlayan çocukların ilk anılarında bile apaydınlık,
parlak bir gün yoktu. O yüzden karanlıkta kalkıp okula gitmenin sorun olduğunu
düşünmediler. Bunu sorun edenler büyükleriydi. Elbette hepsinin cep telefonları
vardı, bununla yetinmeyip çocuklarının el, ayak bileklerine çan takanlar, boyunlarına
düdük bağlayanlar oldu, içlerine kuşku düşmüştü bir kere, karanlığa karşı ne
yapsalar az geliyordu. Okulda, evde büyüklere aydınlığın nasıl bir şey olduğunu
soruyordu çocuklar. Bazı şeyleri hiç bilmeyenlere anlatmak zordur, bu da
öyleydi. Güneşin parıldadığı zamanları hatırlayanlar dünyanın o zaman nasıl göründüğünü
tanımlamakta zorlanıyor, ‘ışıklar hep açık gibi ama daha kuvvetlisi, süreklisi’
gibi şeyler söylüyorlardı. Anlamış gibi yapsalar da, yaşamayanların algıları
kendi sınırları kadardı; kendileri gibi küçük, kendi dünyaları gibi dardı.
Bilim insanları gözün zamanla duruma uyum sağladığını ve eski duruma dönülecek
olursa – ki, bu düşük bir olasılıktı – önlem almak gerekeceğini, gündüzleri
çıplak gözle dışarı çıkılamayacağını söylüyorlardı. Alacakaranlık dünyada
yaşamanın bir zorluğu da gündüz-gece ayrımının yok olmasıydı. Gündüz ne kadar
rahatsızsa, gece de öyleydi. Bundan çocuklar etkilenmedi ama büyükler
kapkaranlık bir gecenin derin, huzurlu uykularını uzun süre özlediler.
Güneşin ışığıyla birlikte ısısı da sabitlenmişti adeta. Ne sıcak, ne
soğuktu. İlk zamanlar bundan hoşlananlar oldu. ‘Fena mı işte, ılık havanın avantajı
çok, giysileri mevsime göre değiştirmek, üşüdün, terledin derdi kalmadı’
dediler. Haklıydılar belki ama zaman geçtikçe bunun fazla durağan olduğunu
düşünenler çoğaldı; denize girmek, karda yürümek, kaymak, tiril tiril giyinmek
özlemler arasında yerini aldı. Çocuklara anlatılan hikayeler arasında bu tür
anılar da vardı artık. Teknoloji sayesinde her ürün yetişiyordu ama karpuzu
sıcaklamadan yemenin tadı aynı olmuyordu. Sonuç olarak, ‘birbirinden farklı iki dünyayı bilenler’
özlemleriyle ‘yeni dünyaya doğanlara’ bu dünyayı olduğundan da dar ettiler.
‘Benim çocukluğumda’ diye başlayan cümleler uçuşuyordu havada sürekli. Yetişkinler
hep yorgun gibiydi, uyuyamamış, uyanamamiş, arada kalmış gibiydiler sürekli.
Okula yeni başlayan çocuklardan birisi, bir gün okuldan döndüğünde annesinin
bir komşularıyla kahve içerken ‘eskiden anlamazdık o soğuk Kuzey ülkelerinde
insanların niye o kadar içtiğini, intihar ettiğini’ dediğini duydu, meraklandı.
İçeriğini tam anlamasa da, iyi bir şeyden sözedilmediğini anladı, bu tekinsiz
şeyin eskiden daha uzakta olduğunu da hissetti ve keyfi kaçtı. Komşuları
gidince annesine ‘anne nasıl anladınız insanların niye içip intihar ettiğini?’
diye sordu. Annesi biraz şaşırdı ve bu konunun çocuklara göre olmadığını
düşünerek çabucak yanıtladı, gerçeğe fazla değinmeden. ‘Eskiden öyle ülkeler
vardı, insanlar sıkılır, tuhaf şeyler yaparlardı, ama uzak yerler zaten oralar’
dedi. Sonra hemen konuyu değiştirip ‘hadi sıcak çikolata içelim’ dedi.
Çocukları satın almak kolaydır, çocuk da sorduğunu hemen unuttu.
Yıllar geçtikçe durum iyice kabullenildi, artık tüm dünya ‘o karanlık
ülkeler’le kaplıydı. Karanlıkta eşitlenmişti her yer, her şey. Günler geçip
gidiyordu böyle de, fazlasıyla tekdüze olsa da yapacak bir şey yoktu. Olayın
bilimsel açıklamaları vardı var olmasına, ama çözümü ufukta görünmüyordu,
ufukta hiçbir şey görünmüyordu aslında.
Bu dönemde doğan çocuklar büyüdükçe yetişkinlerde olmayan bazı özelliklere
sahip oldukları ortaya çıktı. Gözleri büyüklerinden daha iyi görüyor, kulakları
daha iyi duyuyordu. Dokunma duyuları da daha gelişkindi, vahşi doğada yaşayan
hayvanlar gibi koşullara uygun beceriler geliştirmişlerdi ama toplumsal düzen
ve büyüklerin korkuları onları kısıtlı bir yaşama zorluyordu. Evden çok
uzaklaşamıyor, yalnız bırakılmıyor, sokaklarda çok vakit geçiremiyorlardı. Bir
yandan da, bir önceki kuşağın sahip olmadığı yabanıl özellikleriyle onları
tedirgin ediyorlardı; karanlıkta bir yerden çıkıvermeleri, rahatça
gizlenebilmeleri, sesleri, kokuları uzaktan algılamaları onları güçlü
kılıyordu. Eski dünyanın renklerini filmlerden, fotoğraflardan biliyorlardı ama
kendi gözleriyle görmemişlerdi; ağacın yeşil, gökyüzünün mavi, bulutların beyaz,
gri olduğunu duyarak öğrendiler, dünyayı gri-siyah görüp iç gözleriyle boyamaya
çalıştılar. Pek de beceremediler ama ana-babalarının hasretle andığı ‘o renkli
günler’ özlemine yine de anlam veremediler. Hani gençler birlikteyken büyüklerin
saçmaladıklarını düşündüklerinde birbirlerine bakıp gözlerini devirir ya,
çoğunlukla öyle yaptılar. Bu tavır büyükleri kırıyor, uzaklaştırıyor, yalnızlaştırıyordu.
Büyükler birbirlerine tutunmaya çalıştıkça eski dünya/yeni dünya ayrımı keskinleşti;
ormanı yeşil görenlerle, ağacı gri ama net görenler birbirini küçümsemeye
başladı.
Zamanla alacakaranlık dünyaya doğan ilk kuşak çocuk sahibi oldu, renkli
dünya torunlara anlatılan bir masal halini aldı. Çocuklar anlatılanların gerçek
olduğunu biliyor, bundan pek de etkilenmiyorlardı. Bu gidişle işlerin yoluna
girmesi, yeni bir düzen oluşması beklenirken bazı çocuklar okuldan eve
döndüklerinde gördükleri renkli bir nesneden sözetmeye başlayınca işler yeniden
tuhaflaştı. Bazen bir ağaç, bir çiçek, bir bulut, bazen de bir insan, bir bina
renkleniyordu. Bilim insanları tekrar işe koyuldular ve güneşi kapatan perdede
çok minik delikler açıldığı ve bunun bazı kişilerin görüşünü etkilediği ortaya
çıktı. Üstelik, delikler yer değiştiriyor, bazıları açılırken başkaları
kapanıyordu, renkleri bu sızıntılar yaratıyordu. Neden herkesin aynı renkleri
görmediği tam açıklanamadı, en büyük olasılık değişen dünyaya herkesin farklı
biçimde uyum sağlamasıydı. Bu seferki sorun büyüklerin renkleri sadece
imajlardan tanımaları, küçüklerin gerçekten görmesiydi, onların katılaşmamış
algısı buna olanak veriyordu, yaşlılarda bu algı kaybolmuştu.
Şimdi beklemek gerekiyordu, belki bir, belki birkaç kuşak sonra renkleri
yeniden bulmak umudu doğmuştu. Artık beklenecek bir şey vardı, bu da bir
canlılık, bir heyecan yarattı. Renkleri görenler çoğaldıkça belli renkleri ilk
görenler gruplar oluşturdular, oyunlar geliştirip maçlar yaptılar. Kırmızılar
mavilere, sarılara, yeşillere karışmıyor, birlikte sosyalleşmiyorlardı. Tüm
renkleri bilen yaşlıların sayısı çok azaldığı için onlar hala kendi aralarında
eski aydınlık günleri anıyor, o rengarenk dünyanın kendileriyle birlikte yok
olacağını düşünüp dertleniyorlardı.
Günün birinde birisi iki renk birden gördüğünü iddia edince ortalık yine
karıştı, bunu kanıtlayacak bir şey yoktu ama iddia bile heyecan yaratmaya yetti,
kolay inananlar bu kişi etrafında toplanmaya, onun deneyimini paylaşmaya heveslendiler.
Nasıl olduğunu bilmedikleri bu gelişmeyi bir mucize olarak görüyor ve seçilmiş
kişiyi yere göğe koyamıyorlardı. Yıllar geçmeye devam etti, başka kimse birden fazla
renk göremedi, mucize söylencesi yayıldı ve cemaat iyice büyüdü. Bu arada
dünyayı tüm renkleriyle tanıyanlar yok olmuş, sadece tek renkliler kalmıştı
ortalıkta. Hala hiç renk görememiş olanlar da vardı ve bunlar toplumun en alt
sınıfı sayılıp önemsenmeyen işlere koşuldular. Böylece yeni ve tekdüze bir
düzen daha kurulmuş oldu, yıllarca sorunsuz sürdü. Ta ki, bir gün güneşin
karartısı azalmaya, alacakaranlık alaca aydınlığa dönüşünceye kadar. Bu da bir
günde olmadı, ama kararması kadar uzun sürmedi güneşin pırıl pırıl parlaması. Tüm
renkleriyle dünyayı tanımak hala zordu, ne de olsa yeni insanlar bazı
becerileri geliştirirken bazılarını kaybetmişlerdi, zamana ihtiyaçları
olacaktı. Artık umut vardı, aceleye gerek yoktu. Sadece parıldayan güneşin de yardımıyla
alacakaranlıktan beslenenleri yenmek kalmıştı, bunu istemek kalmıştı. Farklı
renklerin insanları bir araya gelip dünyalarının gittikçe zenginleştiğini anladıkça
arşivlerdeki filmlere, ailelerinden kalan resimlere geri döndüler. Yeni
gözleriyle baktılar bir kez daha eski dünyaya, ne gördüklerini anlamaları için zaman
gerekecek; bu öykü bitmeyecek, insanlığın zamanı ne kadarsa o kadar sürecek.