27 Aralık 2018 Perşembe

Avlulu Kent


AVLULU KENT


Orada avlular vardı. Çocukluğun uçsuz bucaksız zamanına denk düşen uçsuz bucaksız avlular, ucu bucağı taştan duvarlar olan avlular. Taşlara vardığınızda hep sıcak, sımsıcak olurdu avucunuzda duyduğunuz. Yanmasın diye çabucak çekerdiniz ellerinizi. Küçük ellerin çok izi kalmıştır o taşlarda, ama eskitememiştir onları bu dokunuşlar yüzyıllar boyunca, sapasağlam dikilirler avlunun dört yanında.
Yine çok sıcak bir yaz günü. Akşamüstü çıkmışız avluya, zaten bırakmaz daha önce büyükler, başımıza güneş geçer sonra. Öğle uykusundan kalkmışız her zamanki gibi, limonatamızı içmişiz bol şekerli. Limonatalar ev yapımı; bol sulu limonun buz gibi suyla birlikte boğazımızdan akması lıkır lıkır. Uyumadan önce yine aynı oyunu oynadım uykuyla. İki saat uyunacak diyor annem. Kitabımı okuyacağım, uyumayacağım, gözümü hiç kapatmayacağım, kırpmayacağım bile. Sonra o beni uyumuş sanacak, kaldırmaya gelince “hiç uyumadım ki!” diyeceğim. Ama olmadı işte, hiç olmuyor zaten. Yan odadan annemin arkadaşlarının sesi, kahkahaları gelirken kapanıyor gözlerim, açmaya çalışıyorum boşuna. Ne zaman uyku dünyasına geçiverdiğimi anlayamıyorum bir türlü. Annemin kapıyı açmasıyla uyanıyorum yine ve bozuluyorum her zamanki gibi, “yine uyudum işte”. Gündüz uykusunu çamur gibi, bataklık gibi düşünüyorum, filmde gördüğüm adam gibi, hani bilmeden basıyor ya bataklığa, boğazına kadar batıyor debelene debelene. Ben de öyle batıyorum uykuya. Pencere aralık, üstümde sadece fanila, kilotla yatıyorum ama öyle sıcak ki, ter içindeyim. Uyandığımda boynum hep ıslak oluyor. Saçlarım enseme yapışmış, elimle itip sallıyorum, hafif rüzgarı bile içimi serinletiyor.
Annem ‘günaydın’ deyip kahvaltı hazırlamaya mutfağa gitti. Hep ‘günaydın’ der uyandırırken. Ben de kızarım. “Sabah değil ki, ne saçma”, uyuduğum için kızgınım zaten. Ama şimdi limonata istiyor canım, boğazım kupkuru, susadım, acıktım, hemen fırlayıp giyiniyorum. Mutfağa gitmek için yan odadan geçip annemin arkadaşlarına selam vermem gerekecek. Hoşuma gitmiyor, hep arkadaşları geliyor, hiç yalnız kalamıyorum annemle. Ama onlar gelmezse de annem gidiyor, Neslihan teyzeyle kalıyorum, o da hoşuma gitmiyor. Annemin cici kızı gibi ‘hoşgeldiniz’ deyip mutfağa giderim, ne yapalım? Tek o evde olsun da.
Annem limonatayı bardağıma doldurmuş, tabağıma küçük kurabiyelerle kek koymuş bile, benimle otursun istiyorum ama gülerek “hadi bakalım, afiyet olsun” deyip kaçıyor hemen. Arkadaşlarına ayıp olur sonra. Olsun, kitabım var, okuyarak yemeyi severim. Sonra avluya çıkacağım, Berrin, Mualla da gelecek, oynayacağız. Benim kardeşim yok, onları biraz kıskanıyorum, her zaman oynayabildikleri için. Benim hep onları çağırmam gerekiyor. Evleri yakın ama, avlunun karşısındaki ev, hemen geliyorlar. Taş ev diyecektim ama bütün evler taş burada, “güneşi içiyor taş” diyor annem sıcaktan şikayet ederken. Anlamıyorum nasıl olduğunu, limonata içer gibi, nasıl içilir ki güneş? Sıcak olduğunu anlıyorum, güneş taşı daha çok ısıtıyor, biliyorum çünkü elimi yere de koydum, o kadar sıcak değildi.
Bitti kahvaltım. Bardağı, tabağı lavaboya koydum. “Annecim çıkabilir miyim?” diye seslendim. “Tamam ama şapkanı giy” diyor. Hiç de unutmuyor şu şapkayı, kimse giymiyor ki şapka, benimle dalga geçiyorlar. “Onlar buralı, alışkınlar” diyor annem söyleyince, ama onlar da çocuk di mi? Berrin benden iki yaş küçük bile, daha okula başlamadı. Okulun bittiğine seviniyorum, dersleri sevmiyorum, hiç eğlenceli değil sınıfta oturmak. Okulumda da avlu var ama o avluda beş dakika durunca teneffüs bitiyor, hiç oynanmıyor, hem çok kalabalık oluyor. Halbuki bizim avlumuz sadece üçümüzün, kocaman, koşmaca oynuyoruz. Bir duvardan ötekine koşarken nefesimiz tükeniyor. Sırtını duvara daya, oh sıcak, sımsıcak. Koş, koş, koş, koş, daha hızlı, kalbim pat pat pat atıyor. Karşı duvara küt diye çarpıyor avuçlarım, ah çok sıcak. Birinciyim bu sefer. Sırtını dön yeniden karşıya koş, koş, koş, oh yine sıcak duvara değdi ellerim. Böyle koşup duruyoruz. Ya ben, ya Mualla birinci oluyor. Berrin küçük yetişemiyor, mızıldanıyor hep. Hepimiz yorulunca bilyalarımız, taşlarımız var, sıcak taş basamaklara oturup onları oynuyoruz. Şortumuz, eteğimiz sıyrılınca bacağımız yanıyor otururken, o taşlar da sıcak. Ama oyun çok zevkli. Güneş alçalıyor, yine sıcak ama artık yakmıyor, hava kararınca içeri gireceğiz, hiç istemiyorum onun için kararmasını. Her gün kararıyor yine de, annem kapıdan sesleniyor, “Hadi artık eve” diye. Yarın yine çıkacağız ama bugün ayrılmak zor geliyor, istemiyoruz. Günler uzunmuş şimdi yaz diye, bunu da anlamıyorum. Nasıl uzun, bitiveriyor. Yine de yazı seviyorum. Kışın oyun az oluyor çünkü onu biliyorum, hem dersler de var. Berrin’le Mualla evlerine birlikte dönüyorlar, içim burkuluyor, ben gene yalnızım. Şimdi avlu daha kocaman. Ortalık kararmaya başlayınca daha küçük kalıyorum sanki. Hızla eve koşuyorum. Avlunun her köşesinden bir yabancı, bir yaratık fırlayacakmış, üstüme atlayacakmış gibi geliyor.
Evimizin kapısı aralık, hemen girip kapatıyorum. “Anne”, “Evet canım” diye sesleniyor, oh rahatlıyorum. Avlu, taş duvarlar, evimizin dışı dışarıda kalıyor, beni beklerler nasılsa yarına kadar orada. Ben annemleyim, evdeyim, seviniyorum.