8 Mart 2022 Salı

 

ALACA KARANLIK

Birdenbire olmadı. Hatta, önceleri farkedilmedi bile. Her zamanki gibi güneş doğuyor, etrafı aydınlatıyor, insanlar işlerinde güçlerinde hayatlarını sürdürüyordu. İlk başlarda güneş biraz solmuş gibiydi, yani ilk  farkedenler böyle tanımladı olan değişikliği. ‘Pırıl pırıl bir güneş’ deriz ya, havanın açık güneşin tümüyle görünür olduğu zamanlarda hava aydınlık olmaya devam etse de, güneş parıldamıyordu artık. Hava koşullarının değişkenliği düşünülürse bunun normal olduğu söylenebilirdi, bu durumdan ilk sözedenlere söylendi de. ‘Yanılıyorsun, bugün hava puslu da ondan’ dendi. Ta ki, farkedenlerin sayısı artana ve daha hassas olanların görüşü etkilenene kadar, hala aydınlıktı etraf ama gün ortası ile gün batımını ayırdetmek zorlaşmıştı. Güneş doğuyor, günü aydınlatıyor ama parlamıyordu.

Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi çeşitli ülkelerden bilim insanları bu sorunu gündemlerine alıp teoriler üretmeye başladılar. Bu durumun geçici bir dengesizlik olduğunu savunanlar olduğu gibi, kalıcı olacağını ve yer yüzündeki yaşamı etkileyeceğini öne sürenler de vardı. Değişiklik çok yavaş gerçekleştiği için insanları çok etkilediği söylenemezdi ama içlerine kurt düşmüştü bir kere; kaderciler hep yaptıkları gibi ‘elimizden bir şey gelmez, ne yapabiliriz ki?’ diye olanı kabullenirken, kuşkucular uzaylı komplosundan şüpheleniyor, insan iradesi ve bilimin gücüne inananlar bilimsel açıklamalardan medet umuyorlardı. Sonuçta, herşey olduğu gibiydi, sadece güneş farklıydı.

Zamanla güneş daha da az aydınlatmaya, daha kararsız bir ışık yaymaya başlayınca bir takım önlemler alınması gerekti. Sabah işe gitmek için yarı karanlıkta hazırlananlar, sokağa çıktıklarında aynı manzarayı gördüler, üstelik manzara gün içinde değişmeyecekti. Yani artık gece görüşü hakimdi dünyaya. Sürekli elektrik kullanılıyordu evlerde, sokaklarda, iş yerlerinde. Çocuklar yarı karanlıkta okula gidiyor, yarı karanlıkta oynuyor, evlerine yarı karanlıkta dönüyorlardı. Güneşin ortalıkta olduğu saatlerde onun ışığıyla yetinmek, iş yapmak çok zorlaşmıştı artık.

Bu durum insanları olduğu gibi, hayvanları ve bitkileri de etkiledi. Bazıları huzursuzlandı, hastalandı, hatta öldü. İnsanlar doğal olmayan yollara daha alışık oldukları için olağan saydıkları düzeni sürdürmeyi başardılar. Görme sorunları, verimsizlik, isteksizlik, bunalımlar artıyor, insanlar hep yaptıkları gibi bunlara sırt çevirerek yaşayıp gidiyorlardı. Fiziksel eksikler için vitaminler, uyku ilaçları, depresyon ilaçları zaten önceden hazırdı, daha çok tüketmek yetiyordu, elektrik tüketimi gibiydi bunlar da, ihtiyaçtan sayılıyordu. Değişiklikten yararlananlar da oldu; hırsızların çalışma saatleri uzadı, pusu kurmak, korku salmak kolaylaştı. Eskiden ‘gece gece yapılmayan’ işleri güpegündüz yapmak bile zorlaştığı halde sadece gece yapılanlar gündüze saldırıya geçti. Dünya karanlıktan korkanlarla korkmayanlar, hatta yararlananlar arasında bölünmeye başladı. Dostu düşmanı tanımak zorlaştı.

Uzun bir süre böyle devam ettikten sonra kararma bir noktada durdu, alacakaranlıkta kaldı dünya. Duruma alışıp hayatlarını sürdürenler de, alışamayıp şikayet etseler de çeşitli önlemlerle hayatlarını yaşanır hale getirenler de biraz nefes aldılar. Bilim dünyası da daha karanlık olmayacağında hem fikirdi. Güneşin eski haline dönüp dönmeyeceği tam bilinmemekle birlikte, bu konuda fazla umut yoktu. Yeni durumun kalıcı olacağına kesin gözüyle bakılıyordu.

Böyle bir ortamda okula başlayan çocukların ilk anılarında bile apaydınlık, parlak bir gün yoktu. O yüzden karanlıkta kalkıp okula gitmenin sorun olduğunu düşünmediler. Bunu sorun edenler büyükleriydi. Elbette hepsinin cep telefonları vardı, bununla yetinmeyip çocuklarının el, ayak bileklerine çan takanlar, boyunlarına düdük bağlayanlar oldu, içlerine kuşku düşmüştü bir kere, karanlığa karşı ne yapsalar az geliyordu. Okulda, evde büyüklere aydınlığın nasıl bir şey olduğunu soruyordu çocuklar. Bazı şeyleri hiç bilmeyenlere anlatmak zordur, bu da öyleydi. Güneşin parıldadığı zamanları hatırlayanlar dünyanın o zaman nasıl göründüğünü tanımlamakta zorlanıyor, ‘ışıklar hep açık gibi ama daha kuvvetlisi, süreklisi’ gibi şeyler söylüyorlardı. Anlamış gibi yapsalar da, yaşamayanların algıları kendi sınırları kadardı; kendileri gibi küçük, kendi dünyaları gibi dardı. Bilim insanları gözün zamanla duruma uyum sağladığını ve eski duruma dönülecek olursa – ki, bu düşük bir olasılıktı – önlem almak gerekeceğini, gündüzleri çıplak gözle dışarı çıkılamayacağını söylüyorlardı. Alacakaranlık dünyada yaşamanın bir zorluğu da gündüz-gece ayrımının yok olmasıydı. Gündüz ne kadar rahatsızsa, gece de öyleydi. Bundan çocuklar etkilenmedi ama büyükler kapkaranlık bir gecenin derin, huzurlu uykularını uzun süre özlediler.

Güneşin ışığıyla birlikte ısısı da sabitlenmişti adeta. Ne sıcak, ne soğuktu. İlk zamanlar bundan hoşlananlar oldu. ‘Fena mı işte, ılık havanın avantajı çok, giysileri mevsime göre değiştirmek, üşüdün, terledin derdi kalmadı’ dediler. Haklıydılar belki ama zaman geçtikçe bunun fazla durağan olduğunu düşünenler çoğaldı; denize girmek, karda yürümek, kaymak, tiril tiril giyinmek özlemler arasında yerini aldı. Çocuklara anlatılan hikayeler arasında bu tür anılar da vardı artık. Teknoloji sayesinde her ürün yetişiyordu ama karpuzu sıcaklamadan yemenin tadı aynı olmuyordu. Sonuç olarak,  ‘birbirinden farklı iki dünyayı bilenler’ özlemleriyle ‘yeni dünyaya doğanlara’ bu dünyayı olduğundan da dar ettiler. ‘Benim çocukluğumda’ diye başlayan cümleler uçuşuyordu havada sürekli. Yetişkinler hep yorgun gibiydi, uyuyamamış, uyanamamiş, arada kalmış gibiydiler sürekli.  

Okula yeni başlayan çocuklardan birisi, bir gün okuldan döndüğünde annesinin bir komşularıyla kahve içerken ‘eskiden anlamazdık o soğuk Kuzey ülkelerinde insanların niye o kadar içtiğini, intihar ettiğini’ dediğini duydu, meraklandı. İçeriğini tam anlamasa da, iyi bir şeyden sözedilmediğini anladı, bu tekinsiz şeyin eskiden daha uzakta olduğunu da hissetti ve keyfi kaçtı. Komşuları gidince annesine ‘anne nasıl anladınız insanların niye içip intihar ettiğini?’ diye sordu. Annesi biraz şaşırdı ve bu konunun çocuklara göre olmadığını düşünerek çabucak yanıtladı, gerçeğe fazla değinmeden. ‘Eskiden öyle ülkeler vardı, insanlar sıkılır, tuhaf şeyler yaparlardı, ama uzak yerler zaten oralar’ dedi. Sonra hemen konuyu değiştirip ‘hadi sıcak çikolata içelim’ dedi. Çocukları satın almak kolaydır, çocuk da sorduğunu hemen unuttu.  

Yıllar geçtikçe durum iyice kabullenildi, artık tüm dünya ‘o karanlık ülkeler’le kaplıydı. Karanlıkta eşitlenmişti her yer, her şey. Günler geçip gidiyordu böyle de, fazlasıyla tekdüze olsa da yapacak bir şey yoktu. Olayın bilimsel açıklamaları vardı var olmasına, ama çözümü ufukta görünmüyordu, ufukta hiçbir şey görünmüyordu aslında.

Bu dönemde doğan çocuklar büyüdükçe yetişkinlerde olmayan bazı özelliklere sahip oldukları ortaya çıktı. Gözleri büyüklerinden daha iyi görüyor, kulakları daha iyi duyuyordu. Dokunma duyuları da daha gelişkindi, vahşi doğada yaşayan hayvanlar gibi koşullara uygun beceriler geliştirmişlerdi ama toplumsal düzen ve büyüklerin korkuları onları kısıtlı bir yaşama zorluyordu. Evden çok uzaklaşamıyor, yalnız bırakılmıyor, sokaklarda çok vakit geçiremiyorlardı. Bir yandan da, bir önceki kuşağın sahip olmadığı yabanıl özellikleriyle onları tedirgin ediyorlardı; karanlıkta bir yerden çıkıvermeleri, rahatça gizlenebilmeleri, sesleri, kokuları uzaktan algılamaları onları güçlü kılıyordu. Eski dünyanın renklerini filmlerden, fotoğraflardan biliyorlardı ama kendi gözleriyle görmemişlerdi; ağacın yeşil, gökyüzünün mavi, bulutların beyaz, gri olduğunu duyarak öğrendiler, dünyayı gri-siyah görüp iç gözleriyle boyamaya çalıştılar. Pek de beceremediler ama ana-babalarının hasretle andığı ‘o renkli günler’ özlemine yine de anlam veremediler. Hani gençler birlikteyken büyüklerin saçmaladıklarını düşündüklerinde birbirlerine bakıp gözlerini devirir ya, çoğunlukla öyle yaptılar. Bu tavır büyükleri kırıyor, uzaklaştırıyor, yalnızlaştırıyordu. Büyükler birbirlerine tutunmaya çalıştıkça eski dünya/yeni dünya ayrımı keskinleşti; ormanı yeşil görenlerle, ağacı gri ama net görenler birbirini küçümsemeye başladı.

Zamanla alacakaranlık dünyaya doğan ilk kuşak çocuk sahibi oldu, renkli dünya torunlara anlatılan bir masal halini aldı. Çocuklar anlatılanların gerçek olduğunu biliyor, bundan pek de etkilenmiyorlardı. Bu gidişle işlerin yoluna girmesi, yeni bir düzen oluşması beklenirken bazı çocuklar okuldan eve döndüklerinde gördükleri renkli bir nesneden sözetmeye başlayınca işler yeniden tuhaflaştı. Bazen bir ağaç, bir çiçek, bir bulut, bazen de bir insan, bir bina renkleniyordu. Bilim insanları tekrar işe koyuldular ve güneşi kapatan perdede çok minik delikler açıldığı ve bunun bazı kişilerin görüşünü etkilediği ortaya çıktı. Üstelik, delikler yer değiştiriyor, bazıları açılırken başkaları kapanıyordu, renkleri bu sızıntılar yaratıyordu. Neden herkesin aynı renkleri görmediği tam açıklanamadı, en büyük olasılık değişen dünyaya herkesin farklı biçimde uyum sağlamasıydı. Bu seferki sorun büyüklerin renkleri sadece imajlardan tanımaları, küçüklerin gerçekten görmesiydi, onların katılaşmamış algısı buna olanak veriyordu, yaşlılarda bu algı kaybolmuştu.

Şimdi beklemek gerekiyordu, belki bir, belki birkaç kuşak sonra renkleri yeniden bulmak umudu doğmuştu. Artık beklenecek bir şey vardı, bu da bir canlılık, bir heyecan yarattı. Renkleri görenler çoğaldıkça belli renkleri ilk görenler gruplar oluşturdular, oyunlar geliştirip maçlar yaptılar. Kırmızılar mavilere, sarılara, yeşillere karışmıyor, birlikte sosyalleşmiyorlardı. Tüm renkleri bilen yaşlıların sayısı çok azaldığı için onlar hala kendi aralarında eski aydınlık günleri anıyor, o rengarenk dünyanın kendileriyle birlikte yok olacağını düşünüp dertleniyorlardı.

Günün birinde birisi iki renk birden gördüğünü iddia edince ortalık yine karıştı, bunu kanıtlayacak bir şey yoktu ama iddia bile heyecan yaratmaya yetti, kolay inananlar bu kişi etrafında toplanmaya, onun deneyimini paylaşmaya heveslendiler. Nasıl olduğunu bilmedikleri bu gelişmeyi bir mucize olarak görüyor ve seçilmiş kişiyi yere göğe koyamıyorlardı. Yıllar geçmeye devam etti, başka kimse birden fazla renk göremedi, mucize söylencesi yayıldı ve cemaat iyice büyüdü. Bu arada dünyayı tüm renkleriyle tanıyanlar yok olmuş, sadece tek renkliler kalmıştı ortalıkta. Hala hiç renk görememiş olanlar da vardı ve bunlar toplumun en alt sınıfı sayılıp önemsenmeyen işlere koşuldular. Böylece yeni ve tekdüze bir düzen daha kurulmuş oldu, yıllarca sorunsuz sürdü. Ta ki, bir gün güneşin karartısı azalmaya, alacakaranlık alaca aydınlığa dönüşünceye kadar. Bu da bir günde olmadı, ama kararması kadar uzun sürmedi güneşin pırıl pırıl parlaması. Tüm renkleriyle dünyayı tanımak hala zordu, ne de olsa yeni insanlar bazı becerileri geliştirirken bazılarını kaybetmişlerdi, zamana ihtiyaçları olacaktı. Artık umut vardı, aceleye gerek yoktu. Sadece parıldayan güneşin de yardımıyla alacakaranlıktan beslenenleri yenmek kalmıştı, bunu istemek kalmıştı. Farklı renklerin insanları bir araya gelip dünyalarının gittikçe zenginleştiğini anladıkça arşivlerdeki filmlere, ailelerinden kalan resimlere geri döndüler. Yeni gözleriyle baktılar bir kez daha eski dünyaya, ne gördüklerini anlamaları için zaman gerekecek; bu öykü bitmeyecek, insanlığın zamanı ne kadarsa o kadar sürecek.

27 Aralık 2018 Perşembe

Avlulu Kent


AVLULU KENT


Orada avlular vardı. Çocukluğun uçsuz bucaksız zamanına denk düşen uçsuz bucaksız avlular, ucu bucağı taştan duvarlar olan avlular. Taşlara vardığınızda hep sıcak, sımsıcak olurdu avucunuzda duyduğunuz. Yanmasın diye çabucak çekerdiniz ellerinizi. Küçük ellerin çok izi kalmıştır o taşlarda, ama eskitememiştir onları bu dokunuşlar yüzyıllar boyunca, sapasağlam dikilirler avlunun dört yanında.
Yine çok sıcak bir yaz günü. Akşamüstü çıkmışız avluya, zaten bırakmaz daha önce büyükler, başımıza güneş geçer sonra. Öğle uykusundan kalkmışız her zamanki gibi, limonatamızı içmişiz bol şekerli. Limonatalar ev yapımı; bol sulu limonun buz gibi suyla birlikte boğazımızdan akması lıkır lıkır. Uyumadan önce yine aynı oyunu oynadım uykuyla. İki saat uyunacak diyor annem. Kitabımı okuyacağım, uyumayacağım, gözümü hiç kapatmayacağım, kırpmayacağım bile. Sonra o beni uyumuş sanacak, kaldırmaya gelince “hiç uyumadım ki!” diyeceğim. Ama olmadı işte, hiç olmuyor zaten. Yan odadan annemin arkadaşlarının sesi, kahkahaları gelirken kapanıyor gözlerim, açmaya çalışıyorum boşuna. Ne zaman uyku dünyasına geçiverdiğimi anlayamıyorum bir türlü. Annemin kapıyı açmasıyla uyanıyorum yine ve bozuluyorum her zamanki gibi, “yine uyudum işte”. Gündüz uykusunu çamur gibi, bataklık gibi düşünüyorum, filmde gördüğüm adam gibi, hani bilmeden basıyor ya bataklığa, boğazına kadar batıyor debelene debelene. Ben de öyle batıyorum uykuya. Pencere aralık, üstümde sadece fanila, kilotla yatıyorum ama öyle sıcak ki, ter içindeyim. Uyandığımda boynum hep ıslak oluyor. Saçlarım enseme yapışmış, elimle itip sallıyorum, hafif rüzgarı bile içimi serinletiyor.
Annem ‘günaydın’ deyip kahvaltı hazırlamaya mutfağa gitti. Hep ‘günaydın’ der uyandırırken. Ben de kızarım. “Sabah değil ki, ne saçma”, uyuduğum için kızgınım zaten. Ama şimdi limonata istiyor canım, boğazım kupkuru, susadım, acıktım, hemen fırlayıp giyiniyorum. Mutfağa gitmek için yan odadan geçip annemin arkadaşlarına selam vermem gerekecek. Hoşuma gitmiyor, hep arkadaşları geliyor, hiç yalnız kalamıyorum annemle. Ama onlar gelmezse de annem gidiyor, Neslihan teyzeyle kalıyorum, o da hoşuma gitmiyor. Annemin cici kızı gibi ‘hoşgeldiniz’ deyip mutfağa giderim, ne yapalım? Tek o evde olsun da.
Annem limonatayı bardağıma doldurmuş, tabağıma küçük kurabiyelerle kek koymuş bile, benimle otursun istiyorum ama gülerek “hadi bakalım, afiyet olsun” deyip kaçıyor hemen. Arkadaşlarına ayıp olur sonra. Olsun, kitabım var, okuyarak yemeyi severim. Sonra avluya çıkacağım, Berrin, Mualla da gelecek, oynayacağız. Benim kardeşim yok, onları biraz kıskanıyorum, her zaman oynayabildikleri için. Benim hep onları çağırmam gerekiyor. Evleri yakın ama, avlunun karşısındaki ev, hemen geliyorlar. Taş ev diyecektim ama bütün evler taş burada, “güneşi içiyor taş” diyor annem sıcaktan şikayet ederken. Anlamıyorum nasıl olduğunu, limonata içer gibi, nasıl içilir ki güneş? Sıcak olduğunu anlıyorum, güneş taşı daha çok ısıtıyor, biliyorum çünkü elimi yere de koydum, o kadar sıcak değildi.
Bitti kahvaltım. Bardağı, tabağı lavaboya koydum. “Annecim çıkabilir miyim?” diye seslendim. “Tamam ama şapkanı giy” diyor. Hiç de unutmuyor şu şapkayı, kimse giymiyor ki şapka, benimle dalga geçiyorlar. “Onlar buralı, alışkınlar” diyor annem söyleyince, ama onlar da çocuk di mi? Berrin benden iki yaş küçük bile, daha okula başlamadı. Okulun bittiğine seviniyorum, dersleri sevmiyorum, hiç eğlenceli değil sınıfta oturmak. Okulumda da avlu var ama o avluda beş dakika durunca teneffüs bitiyor, hiç oynanmıyor, hem çok kalabalık oluyor. Halbuki bizim avlumuz sadece üçümüzün, kocaman, koşmaca oynuyoruz. Bir duvardan ötekine koşarken nefesimiz tükeniyor. Sırtını duvara daya, oh sıcak, sımsıcak. Koş, koş, koş, koş, daha hızlı, kalbim pat pat pat atıyor. Karşı duvara küt diye çarpıyor avuçlarım, ah çok sıcak. Birinciyim bu sefer. Sırtını dön yeniden karşıya koş, koş, koş, oh yine sıcak duvara değdi ellerim. Böyle koşup duruyoruz. Ya ben, ya Mualla birinci oluyor. Berrin küçük yetişemiyor, mızıldanıyor hep. Hepimiz yorulunca bilyalarımız, taşlarımız var, sıcak taş basamaklara oturup onları oynuyoruz. Şortumuz, eteğimiz sıyrılınca bacağımız yanıyor otururken, o taşlar da sıcak. Ama oyun çok zevkli. Güneş alçalıyor, yine sıcak ama artık yakmıyor, hava kararınca içeri gireceğiz, hiç istemiyorum onun için kararmasını. Her gün kararıyor yine de, annem kapıdan sesleniyor, “Hadi artık eve” diye. Yarın yine çıkacağız ama bugün ayrılmak zor geliyor, istemiyoruz. Günler uzunmuş şimdi yaz diye, bunu da anlamıyorum. Nasıl uzun, bitiveriyor. Yine de yazı seviyorum. Kışın oyun az oluyor çünkü onu biliyorum, hem dersler de var. Berrin’le Mualla evlerine birlikte dönüyorlar, içim burkuluyor, ben gene yalnızım. Şimdi avlu daha kocaman. Ortalık kararmaya başlayınca daha küçük kalıyorum sanki. Hızla eve koşuyorum. Avlunun her köşesinden bir yabancı, bir yaratık fırlayacakmış, üstüme atlayacakmış gibi geliyor.
Evimizin kapısı aralık, hemen girip kapatıyorum. “Anne”, “Evet canım” diye sesleniyor, oh rahatlıyorum. Avlu, taş duvarlar, evimizin dışı dışarıda kalıyor, beni beklerler nasılsa yarına kadar orada. Ben annemleyim, evdeyim, seviniyorum.



7 Temmuz 2013 Pazar

Gezi Olayları ve Türkiye’de kamusal alan kavramı


Gezi olayları uzunca bir süre toplumsal gündemdeki haklı yerini koruyacak ve şu ana kadar bu konuda yazılıp çizilenlere yenileri eklenecek. Olayların ülkenin politik gündemi açısından önemi doğal olarak öne çıkmakta. Benim tartışmak istediğim, Gezi aracılığıyla kamusal alan kavramını tartışmaya açmak ve kavramın bizde Geziye kadar kullanıldığı biçimiyle ne anlama geldiğini ve bundan sonra ne anlama geleceğini irdelemek. Öncelikle, Gezi Parkı olaylarını başlatan eylemi nitelik olarak sonra gelişerek yayılan protestolardan ayrı tuttuğumu ve bu yazıda sadece Gezi eylemini ve ona dönük tepkileri konu edeceğimi belirteyim.

İlk ve temel önermem şu; kamusal alan Türkçede İngilizcedeki public space karşılığı olarak kullanılmakla birlikte, öteden beri aynı şeyi ifade etmiyordu, taa ki Geziye kadar. Onun getirdiği farklılığa daha sonra değineceğim. Kamusal alan genelde kamu mülkiyetiyle tanımlanmakla birlikte, bu gerekli olmakla birlikte yeterli bir koşul degil. Kavramın asıl belirleyicisi, her türden insanın erişim serbestliği, girişlerinin ve kullanımlarının engellenmemesi ki, bu koşulun sağlanması, kağıt üstünde görüldüğü kadar kolay değil. Ikinci koşul olan denetimin kullananlarda olmasını da eklersek, ciddi düzeyde bir toplumsal olgunluk ve hoşgörü gerektirdiği ortada. Bazı toplumlarda daha kolay ve doğal bir biçimde  sağlanırken, bizimki gibi bazı toplumlarda hep sorunlu bir kavram olmasını tarihsel nedenlerle açıklamak mümkünse de, amacım bu değil. Ben daha çok, hangi alanların bu koşullari sağlaması gerektiğini, sağlayıp sağlamadığını, daha da ileri giderek, herhangi bir dönemde bu işlevi görüp görmediğini tartışmak istiyorum.

Küresel ölçekte bakacak olursak, sokaklar, meydanlar, parklar ve bahçeler ilk akla gelen kamusal alan örnekleri. Bu statü, hemen her durumda kamu mülkiyeti ile de destekleniyor. Sorun da burada başlıyor: kamu ile devlet ayrımında. Bizde kamu malı, devletin malı olarak algılanıyor ve onun denetiminde; halk anlamındaki kamunun değil. Kamu yönetimi de, kamudan bağımsız olarak devletin halkı yönlendirmesi şeklinde anlaşıldığı için, kamusal alanların nasıl kullanılacağını devlet ve kurumları belirliyor. Yasaklar, bireylerin birbirlerine ve karşılıklı haklarına saygısı ve medeni davranışlara ilişkin toplumsal uzlaşma çerçevesinde değil, devlet erkini elinde tutanların ve temsilcilerinin değerlerine göre saptandığı için de, standard kuralları olan, sıkı bir şekilde denetlenen, hoşgörü eşiği düşük alanlar çıkıyor ortaya. “Çimlere basmak yasaktır bir kural örneğin, nedenini bilmemiz gerekmiyor, otorite öyle diyorsa bir nedeni vardır; böyle yetişiyor, çocuklarımızı böyle yetiştiriyor ve çimlere basmıyoruz, basarsak bekçinin düdüğü bizi hemen uyarıyor. Peki, Avustalya'da çocuklara ağaçları kucaklamasını önerenler, Amerika'da, Avrupa'nın birçok ülkesinde çimlere yayılıp güneşlenenler ne yapmaya calışıyor? Neden engellenmiyor? Gezi eylemi nedeniyle, hükümet tarafından polisin baskısını açıklamak için örnek gösterilen Wall Street protestolarının mekanı olan Zuccotti Parkı’nın özel mülk olduğundan pek sözeden olmadı. Üstelik, Amerika gibi özel mulkiyetin neredeyse kutsal sayıldığı bir ülkede bile, önce mülk sahibi istedi diye göstericileri parktan çıkarmaya çalışan polis, sonradan geri çekildi ve belediye başkanı, halkın bu tür eylemlerinin, New York kentinin zenginliğini arttırdığını açıkladı.

Bizde neden boyle olmadı? İddiam şu ki, bizde hiçbir zaman gerçek anlamda bir kamusal alan olmadı; sokaklar, meydanlar, parklar devletın malı olduğu gibi, kullanım biçimlerini belirlemek ve denetlemek de devletin hakkı sayıldı; yasaklarla, bekçilerle, polislerle. Şimdi denebilir ki, sokakta yürümek, parkta bankta oturmak, meydanlarda dolaşmak serbest değil mi? Kim karışıyor ki? Evet, ama dünyada AVMlerde gösteri hakkı tartışması yapılırken bizim razı olduğumuz özgürlük alanı bu kadar dar mı olmalı? Kentlerin sokaklarını, caddelerini arabalar, meydanlarını alt - üst geçitler doldurmuşken, yukarıda örneklenen çok kısıtlı anlamdaki kamusal alan kullanımı yürümek, durmak gibi - bile zor; kaldırım ya hiç yok, ya da rahatça yürünecek gibi değil. İnsanlar daha rahat olduğu için AVM'lere doluşuyor, yalnızca alışveriş yapmak için değil.

Bu noktada, geçerli önyargıları sarsma pahasına AVMlerin sadece bir bina tipi olduğunu, AVMler yapılmasın veya oralara gidilmesin demekle sorunun çözülmeyeceğini, bunun naif bir yaklaşım olduğunu düşündüğümü belirteyim. Kesinlikle daha az tüketelim, bağımsız ve yerli satıcıyı destekleyelim ama şu gelişmeyi gözardı etmeyelim; AVMler kapitalist sistemin ürettiği tüketim mekanları olarak, yatırımcılarının bile hiç aklına gelmeyecek bir kamusal alan türü oluşturdular bizim gibi gerçek anlamda kamusal alan deneyimi olmayan ülkeler icin. Bugün Gezi eylemlerini başlatan ve katılan gençlerin çoğu, o mekanlarda kendileri gibi olmayanlarla karşılaşıp birlikte yaşamayı öğrendiler. Mahallelerinde, okullarında değil. AVM'lerde ayrımcılık elbette mümkün ama tüketimin mantığı buna çok elvermiyor, çünkü oraya gelen herkes potansiyel müşteri olarak algılanıyor, en azından şimdiye kadarki durum genellikle buydu. Gezi eylemlerine katılan gençlerin çoğunun aileleri, kamusal alan yokluğu ve sokakların güvenliksiz oluşu nedeniyle onları AVMlere yönlendirdiler; trafik derdi olmayan, modern ve bakımlı kapalı alanları, sokaklara tercih ettiler. Çocukları belli bir yaşı geçip de arkadaslarıyla birlikte dışarı çıktıklarında, AVMlerdeki güvenlik görevlilerinin sokaktaki polisten daha az haşin olacağını düşünmüş olan anne babalar da vardır belki içlerinde.

Bunları söylüyorum diye, Geziye AVM yapılsın tezini destekleyeceğim sanılmasın sakın; büyük kentlerimizin hiçbirinde, hele de kentin merkezinde yeni bir AVMye gereksinim yok, kent merkezinde AVM yapılması kararı da, uygulaması da baştan beri yanlıştı, bunun yatırımcılar bile farkında artık. Ayrıca, dünyadaki gelişmelerin gösterdiği gibi, AVMlerin belirli bir ömrü var, batan AVMlere yeni işlev kazandırma çabaları bizde de başladı bile. Asıl soru şu: AVMlerini beğenip taklit ettiğimiz ülkelerin kentlerindeki yeşil alan bolluğuna neden hiç özenmiyoruz? O ülkelerde hükümetlerin, kentlerin merkezindeki kocaman parkların rant değerini hesaplayamadığını mı sanıyor bizdeki iktidarlar?


Gezi Parkı kesinlikle park olarak kalmalı, sadece Gezi değil, kentlerimizin geriye kalan hiçbir yeşil alanına dokunulmamalı, yapılaşmaya açılmamalı, kent merkezlerinde nefes alacak yeni yeşil alanlar yaratılmalı. Gezi parkı ilk kamusal alanımız olarak tarihe geçecek, hem de bizzat kamu tarafindan yaratıldı ki, bu çok önemli, belki de dünyada başka bir örneği yok. Eminim, inceleyen çok olacaktır. Sosyolojik, ideolojik temelleri ve uzantıları üzerine çok konuşulacaktır. Ben neden böyle düşündüğümü açıklamakla yetineceğim: ilk kez farklı görüş ve  inançlara sahip bireylerden oluşan bir topluluk, bir kensel alanı sahiplenip bir anlamda denetimini üstlendiği için karşısında devleti ve güçlerini buldu, böylece kamudan ne anlaşıldığı ortaya çıktı. Devlet, kamuyu sözünü dinletebildiği, verdiği kadar hakla yetinen bir topluluk olarak algıladığı için kamusal alanı da, bu topluluk adına tasarlayıp denetleyebileceği bir alan olarak görmekteydi; diğer bir deyişle, sahip oldugu alanı kendi kurallarına uyulması şartıyla, tebasına uygun gördüğü bir süre için kullandırıyordu. Turkiye'de devletin Amerika'daki Zuccotti parkının sahibi kadar hoşgörülü olmadığı, Gezi olaylarına karşı tavrından anlaşıldı, orası bir kamusal alan değildi, oyle olmasına izin verilmeyecekti. Gezi eylemcilerinin, ortalama Türk vatandaşından daha eğitimli, entellektüel anlamda daha donanımlı ve muhtemelen hükümet karşıtı bireylerden oluşması da, bu tepkiyi tetikledi. İster üç beş ağaç için olsun, isterse hükümetin çeşitli uygulamalarını protesto etmek için olsun, Gezi eyleminin kamusal alan yaratmak gibi önemli bir işlevi oldu ve başka hiçbir sonuç doğurmazsa bile bu tek başına kaydadeğer bir toplumsal dönüşüm.

Bu noktada, daha once kamusal alanımız var mıydı, neresiydi sorularına geri dönecek olursak, cevabım olumsuz. Hayır, yoktu. Bunun için AVMler veya kapalı yerleşmeler gibi küresel etkilerle oluşan alanları sorumlu tutmaya, 1Mayıs Taksimlerine, Kızılay polislerine kadar gitmeye gerek yok. Barışcıl bir gösteriyi şiddet yoluyla engellemek de kamusal alana bir müdahale, ama şimdi de yapıldığı gibi, eylemcilerin şiddet uyguladığı, provokasyon yapıldığı gibi bahaneler bulunabilir. İlköğretim hayatımız boyunca resmi törenler için kullanılan okul bahçeleri, tüm kentlerimizde devlet büyüklerinin katıldığı törenlerin yapıldığı meydanlar ne kadar kamusal? Peki, üniversitelerin, hastanelerin, kütüphanelerin kapısındaki güvenlikçilere, bu tür yerlere girişteki kimlik denetimlerine ne demeli? AVM kapısındaki güvenlik sistemin mantığına uygun aslında, kim olduğunuzla hiç ilgili değiller, tüketim için gelmiş gibi görünmek içeri girmek için yeterli, ayrıca AVM özel mülk, hoşumuza gitmese de, istemediğini içeri almama hakkına sahip, onu ayrıca eleştirebiliriz. Üniversite, kamusal alan değil mi? Neden olmasın? En azından açık alanları, belli koşullar altında kütüphaneleri, toplantı mekanları niye kamuya açık değil? Buna cevap güvenliğin sağlanması değil kesinlikle, o bir bahane. Gerçek, insanların ayrışmış dünyalarında daha mutlu olması, tanımadığından, kendisine benzemeyenden korkmaya alıştırılmış olması. Gezi'de yıkılan tabu tam da bu; korkacak birşey yokmuş, bizim gibi olmayanla birlikte yaşayabiliyormuşuz, o korku bize dayatılan bir mitmiş. Birçok mit gibi sürmesinden yarar sağlayanlarca besleniyormuş, sona ermesi istenmiyormuş. Görünen o ki, devlet erkine büyük tehdit gibi görünen bu gelişme, daha çok sonuç doğuracak, beklentimiz bundan böyle kamusal alanların, kamu tarafından yazılmış kurallara göre kullanılıp yönetilmesi, bunun temelleri Gezide atıldı, gerisi de gelecektir. Belki de şimdi, kamusal alanın ortak kullanımı için elkitabı yazmanın tam zamanı