25 Ağustos 2012 Cumartesi

NY GÜNLERİ (5)


Zeynep’in gelişi müze ziyaretlerini gündeme getirdi ve onunla gitmek için heyecanla beklediğimiz MOMA (http://www.moma.org) - ünlü fotoğrafçı Cindy Sherman retrospektifi çok etkileyici idi - MOMAPS1 (http://momaps1.org), Whitney (http://whitney.org), New Museum (http://www.newmuseum.org), Neue Gallerie (http://www.neuegalerie.org), International Center of Photography (http://www.icp.org), Guggenheim (http://www.guggenheim.org)ve The Metropolitan (http://www.metmuseum.org) aynı iki haftanın içinde gezildi. Görenler bilir, özellikle sonuncusu bir günde tamamen gezilecek bir yer değil; biz sadece Dürer ve fotoğrafla ilgili sergileri gezdik. Bir de, müzenin terasına yerleştirilen modern heykeli ve onunla birlikte fonda yer alan NY manzarasını izledik.

Müzikal seçimini Zeynep’e bıraktık ve kafamıza uygun bir çocuk yetiştirmiş olduğumuz belli ki, Jesus Christ Superstar’ı görmek istedi. Birlikte, çok keyifle izledik. Benim gibi yıllar önce filmini görenleriniz olmuştur mutlaka. Müthiş bir performanstı o zaman da, en azından bana öyle gelmişti. Bu uyarlama, epeyce modernleştirilmiş bir versiyon olmasına rağmen, sesler ve oyunculuk üst düzeydeydi (http://www.superstaronbroadway.com). Broadway’deki gösterileri yıllarca sürdürebilmeleri, bu özene bağlı olmalı. Bizim seçtiğimiz Porgy and Bess de etkileyiciydi, ancak daha teatral olmuştu; kadın başrol oyuncusu bilmemkaçıncı kez Tony ödülü aldı bu müzikaldeki rolüyle (http://www.porgyandbessonbroadway.com).

Aynı dönemde 11 Eylül anıtını ve yeni yapılan binaları görmeye gittik. Önceden randevu alınarak ve sıkı güvenlik önlemleri altında girilen alan, aslında tamamen açık alan. Müze binası henüz açılmamış, diğer binaların da inşaatı sürüyor. Yıkılan binaların taban alanına yerleştirilen siyah havuzlardan oluşan anıt, etkileyici geldi bize. O alanı doldurmayıp özellikle boşluğu vurgulamaları akıllıca olmuş. Kocaman iki havuzun kenar yüzeylerinde tüm ölenlerin isimleri yazılı çepeçevre. Bir fikir edinmek isterseniz, http://www.911memorial.org adresine bakabilirsiniz.

Hava ısındıkça kent sakinlerinden başka yerlere kaçamayanlar, kendilerini açık alanlara, parklara attılar. Özellikle de Central Park’ta güneşlenenler, rahatlıkta herhangi bir sahil kentindekilerden hiç farklı değildi; mayolar ve bikiniler içinde, hiç rahatsız edilmeden çimlere yayılan kadınlara imrendim doğrusu. Neredeyse doğurmak üzere olan hamile bir kadının, göbeğini güneşe vermesinden bebeğin alacağı keyfi bile hayal etmek mümkün gibi geldi. Bizdeki gerginlik ve kuralların insanları, özellikle de kadınları nasıl baskı altına aldığını düşünüp üzüldüm. Güpegündüz ve kalabalık bir sokakta, üst tarafı tamamen çıplak genç bir kadının salına salına yürüdüğüne bile şahit olduk. Mutlaka ilginç bir nedeni vardır ama bence daha ilginç olan, yanından geçenlerin şaşırdıklarını hiç belli etmemeleri oldu, cinsiyetlerinden bağımsız olarak. Böyle birşey yapmak her babayiğidin harcı değil besbelli, her şehir de kaldırmaz böyle bir davranışı. Üstelik, o gün her nedense, her köşe başında polisler vardı ve sanırım bu konuyla pek de ilgilenmediler.

Bu son yazıda, American Ballet Theater’ın Le Corsaire’sini (http://www.nytimes.com/2012/07/04/arts/dance/le-corsaire-from-american-ballet-theater.html) önemli ve özel bir gösteri, son Woody Allen filmi To Rome with Love, Moonrise Kingdom ve Hysteria’yı kolay izlenen, ama pek iz bırakmayan filmler olarak anabilirim. Blue Note’daki Spyro Gyra (http://www.spyrogyra.com) konseri ise yıllar öncesinden hayran olduğum bir grubu eski yeni güzel şarkılarlarıyla izleme fırsatı verdiği için mutluluk duydum. Yaşları 50’nin üstündeki izleyicilerin çokluğu da, ortamdaki duygudaşlık havasına katkıda bulundu doğrusu.
Gore Vidal’ın The Best Man (http://thebestmanonbroadway.com) adlı politik oyununda, yıllar önce Mavi Ay dizisinde Bruce Willis’le birlikte izlediğimiz Cybill Shepard ve John Larquette oynuyordu. Bu işi çok ustaca yaptıklarını kabul etmek gerek; konu çok tanıdık olsa da, 3 saate yakın heyecanla izledik. Kate Blanchett’in başrollerinden birini oynadığı Vanya Dayı (http://theater.nytimes.com/2012/07/23/theater/reviews/uncle-vanya-with-cate-blanchett-at-city-center.html?_r=0) da son derece başarılı bir gösteri idi ve bu kadar ünlü ve güzel bir oyuncunun varlığı, diğerleri için biraz haksızlık olsa da, oyuncuların tümü mükemmeldi. Oyundan sonra sokakta oteline yürüyüp gittiğini gördüğümüz, sade ve mütevazi Blanchett de, edindiği ünden başı dönmüş birisine hiç benzemiyordu. Bizdeki gibi kolayına ünlü olunmuyor dünyanın birçok yerinde; herhalde izleyicilerin beklentisi daha yüksek ve rekabet daha çok oldugu için. Eğitime ve çok çalışmaya dayalı başarılarının büyük bölümü.

Son olarak aklıma gelen ise, sokakta yanında küçük bir çocukla sakince yürüyen Philip Seymour Hoffman – bu yıl Satıcının Ölümündeki oyunu ile çok övgü aldı- tesadüfen girdiğimiz bir kafede, yanındaki kadına uzun uzun ve heyecanlı bir şekilde yeni projesini anlatan Ethan Hawk ve havaalanında yanında korumalarıyla birlikte Selma Hayek’le karşılaşmamız oldu. İlkinde hiç ilgilenen yoktu, diğerlerinde insanlar farkettilerse de belli etmediler. Ünlü kişilerin de birey olarak bazı hakları olduğu anlayışı yaygın. Tabii, bu gözlemim fazla genelleştirilecek durumda değil ve birçok değişkene bağlı olabilir. Belki en çok tanınan sanatçı olan Kate Blachett’e sokakta yaklaşanlar olduğu halde, otelinin kapısından girer girmez olay bitti, kimse arkasından gitmedi. Birkaç gün önce, koca bir konvoy eşliğinde, trafiğe tümüyle kapatılan sokaktan geçen Obama’ya ise sevgi gösteren çoktu.  Onun da en büyük destekçilerinden birisi bir sanatçı, yönetmen Spike Lee. Obama’nın bu yıl birkaç kez onu ziyarete geldiğinden, trafik durumu ve güvenlik önlemleri nedeniyle haberimiz olmuştu. Bu kez kendisini de görmüş olduk.

Olimpiyatların açılış töreninde, kraliçenin, son James Bond Daniel Craig’le birlikte alana gelişi ve geliş biçimi, bana Julian Barnes’ın şahane ve çok eğlenceli bir kraliyet parodisi içeren England England kitabını anımsattı. Türkçeye çevrilmedi sanırım, ingilizce okuyabilenler okumalı mutlaka. Buraya rastlayan doğumgünümün özel olayı, Cirque du Soleil’i, Radio City’de izlemek oldu. Çocuklar görmeli diyeceğim de, büyükler neden görmesin; zaten kocaman salonda çok fazla da çocuk yoktu. Biz görmeyeli sirk denen şey epeyce değişmiş, bu çok büyük bir gösteri ve organizasyon, çok da eğlenceli. Salon, ayrıca kayda değer, daha fazla bilgi isterseniz (http://en.wikipedia.org/wiki/Radio_City_Music_Hall) de görebilirsiniz, sirkle ilgili bilgi de var ayni adreste.

NYta son haftaya girerken bu yılın her yönden dolu ve öğretici geçtiğini söyleyebilirim ve paylaştıklarım bunu bir ölçüde yansıtabilmiştir diye umuyorum. Sonuçta bu şehir bizi aşar” diye döneceğiz NY’tan. Bir şehrin kültürel zenginliği ve karmaşıklığının, sakinlerinin hayatını da zenginleştirdiğine olan inancım arttı burada; umarım bizim de farklı olana hoşgörü ve saygımız zamanla artar ve bunun getirdiği zenginlikten yararlanmayı öğreniriz.

Son bir not: dün birisi insanların üstüne ateş açtı diye polis tarafından vurularak öldürüldü, insanlar yaralandı. Bu tür bireysel saldırı olaylarına sıkça rastlanıyor Amerikada. Polis, genelde saldırganı öldürerek durdurmayı seçtiği için eleştiriliyor. Herşey iyi değil yani, zaten olamaz da; her sistemin çalışmayan veya yanlış çalışan tarafları var. Bunlar için apayrı bir döküm yapılabilir. Benimkisi, hoşlukları vurgulasın istedim.

20 Ağustos 2012 Pazartesi

NY GÜNLERİ (4)


NY yazılarının ucu kaçtı çeşitli nedenlerle: ilk neden, bilgisayarımın virüslenip önce bozulması, sonra tamamen ölmesi idi. NY günleri 3.5, oralarda bir yerde kaybolup gitti. Sonra yaşamak, yazmanın önüne fazlaca geçti ve çalışmak ve gezip görmekten geriye pek zaman kalmadı. İki haftalık keyifli, aile ve dostlarla dolu geçen bir Türkiye gezisinin üstüne birkaç günlük Chicago eklendi. NY’a gelen dostlarla çeşitli buluşmaların ardından Zeynep gelince iki haftalık yoğun bir müze ve kültürel etkinlik dönemi yaşadık. O zamana kadar görüp hoşlandıklarımızı ve görmeyip birlikte yaparız diye sakladıklarımızı bu zamanlara sığdırmaya çalıştık. Ardından beklenmedik bir kayıp haberiyle, aniden ve üzücü bir zaman diliminde Türkiye’ye gitmek gerekti. Kötü zamandaki doslarımızın çokluğuna ve desteğine şükrederek döndük NY’a. Toparlanma çabasıyla geçen bir sürenin ardından, bir hafta da Philadelphia’daydık. Son yazıdan sonra geçen uzun süre ve birçok olaydan sonra herşeyi kapsamak pek mümkün değil, o yüzden de bu son iki NY yazısı, karışık izlenimler içerebilecek ancak. 

Bilgisayar lafıyla başlamışken, sonunda ben de gerek bilgisayar değiştirmek, gerekse i-pad  edinmek yoluyla, apple camiasına katılmış oldum. Sanırım, kullanım yerlerinin benim için oldukça farklı oluşu nedeniyle, bilgisayar değil de, i-pad yaşantıma epeyce değişiklik getirdi. Yolculuklarda email, skype, ufak çaplı çalışma amaçlı kullanmanın yanısıra, düzenli olarak scrabble oynadığım iki arkadaşım oldu. İlk elde kolayca erişilen kitap listesi, klasiklerden oluştuğu için, taa çocukluğumda ve herhalde özet çeviri olarak defalarca okuduğum Little Women’ı (Küçük Kadınlar) özgün haliyle okuma fırsatım oldu. Ayrıca, Dickens’ın A Tale of Two Cities (İki Şehrin Hikayesi) Edith Wharton’un Xingu, Agatha Christie’nin The Mysterious Affairs at Styles gibi eserlerini, çeşitli yerlerde, çoğunlukla da yolculukta - trende ve uçakta - okudum. Yazar ve ortamı hakkında internetten anında bilgi edinme olanağından da hoşlandım doğrusu. Benim kadar basılı kitap meraklısı birisi için bile cazip olduğuna göre, bu tür elektronik araçların yayınevleri ve kitap satışlarına zarar vereceğinden endişe duymamak mümkün değil, ama galiba “atı alan üsküdarı geçti” ki, en büyük kitap satış zincirlerinden Borders da bitti. İlle de basılı kitap almak isteyenlerin, aradıkları kitabı kolayca bulamamak konusundaki yoğun şikayetleri, son kalan kitap satış zinciri Barnes and Noble’ın da sonunun yakın olduğunu düşündürüyor. Amazon’la başlayan süreç, elektronik kitapla sürüyor ve bu gelişmeler, çevreci görüşleri de arkasına alarak, basılı kitabın sonunu getirecek gibi. En son piyasaya çıkan i-pad 3’ün, ilk dört günü dolmadan 3 milyon adetten fazla satıldığı düşünülürse, “kütüphanenizdeki kitaplara iyi bakın” demek geliyor içimden, antika değerinden gelecek kuşaklar yararlanabilir.

Chicago, “rüzgarlı şehir” diye anıldığı kadar var. Nisan sonuna doğru gitmemize rağmen, soğuk ve rüzgardan dolaşacak fazla fırsat bulamadık. Mimari açıdan etkileyici olmakla birlikte belki sürenin kısalığı, belki de mevsimin uygun olmayışı nedeniyle bana pek fazla hitap etmedi Chicago. Hancock binasının 96. katındaki barda, 40-50 katlı binalara tepeden bakmak ilginçti (http://www.signatureroom.com). The Art Institute of Chicago ise (http://www.artic.edu) zengin ve güzel bir müzeye sahip.

19 Mayıs’ta, birkaç günlüğüne gittiğimiz Key West, yaz aylarındaki Bodrum’dan fazla farklı değildi. Erken bir tarihte denize girmiş olmaktan daha ilginç yanları da vardı, neyse ki. Kaldığımız butik otelin, birkaç yıl öncesine kadar sadece homoseksüelleri, özellikle lezbiyenleri kabul ettiğini ve artık kapılarını heteroseksüellere açmış olsalar da, geleneğin sürdüğünü, otele yerleşince azınlıkta kalarak öğrenmek ve Tampa’dan Key West’e giderken bindiğimiz uçağın sadece 19 kişilik oluşu, birbirinden ilginç deneyimlerdi. Onun dışında, Hemingway’in müzeye dönüştürülen evi ve her yerde rastlanmayacak türden ağaçlar, bu geziden aklımda kalanlar oldu. Benim gibi düşünen birilerinin çektiği fotoğraflara bakmak isterseniz, “trees key west” diye google’dan araştırın, ilginç bulabilirsiniz. Denizi ise, kesinlikle bizdekilerle yarışamaz.

Gezilerden sözederken, Philadelphia’yı da aradan çıkaralım. Onun da müzesi güzel; özellikle Amerikan sanatını merak edenler için zengin bir kaynak (http://www.philamuseum.org/). Yerlileri, Rocky 3 filminde Stallone’nin merdivenlerini koşarak çıktığı bina olarak tarif ediyorlar. Birçok şehirde olduğu gibi, müzenin daha çok turistlerin rağbet ettiği bir yer olduğu anlaşılıyor. Victor Cafe adlı İtalyan restoranı, hoş bir deneyim oldu (http://www.victorcafe.com). Tüm garsonlar, opera öğrencisi veya sanatçısı ve arada herkesi susturup müthiş seslerle aryalar söylüyorlar. Yemek boyunca 7-8 kez güzel müzik dinleyip, sonra o güzel sesin sahibinin getirdiği yemeği yemek fena olmuyor. Bir tanesi, Chicago müzikalinde oynamak üzere NY’a taşınacağını söyledi. Sanırım bu şehirde de, hava durumu izlenimlerimi epeyce etkiledi. Philly’de yaz, Perihan Mağden’in deyişiyle ‘berbath’ çünkü aşırı sıcak ve nemli idi ve yürümek kolay olmadı. Bu yıl boyunca karşılaştığımız tek ırkçı söylem burada karşımıza çıktı nedense, herhalde rastlantı deyip geçmek en doğrusu.

Yogacılar için birkaç yoga haberiyle bitireceğim bu yazıyı. 20 Haziranda müthiş bir sıcakta – gerçekten sokağa çıkmayın diye uyardılar insanları o gün, belki de yılın en sıcak günüydü - Times Squarede toplu halde yoga yapanlar kadar çılgın veya cesur değilim; sıcağın etkisi fotoğraflara çok yansımamış. İlk günlerde baktığımda bulduklarım kadar etkileyici olmasa da, konuyla ilgili bir link ekliyorum. Etkinliğin adının “mind over madness” olması da ilginç gelmişti bana. (http://www.huffingtonpost.com/2012/06/20/first-day-of-summer-yoga-times-square-summer-solstice_n_1612488.html#slide=1121107)
Havaalanı konforunda yoga deneyimi ise hoş olabilir diye düşünüyorum. http://travel.nytimes.com/2012/08/05/travel/easing-the-pain-of-workouts-on-the-road.html Gece klubünde yoga konusunu ciddiye alıp almamak konusunda tamamen kararsızım. Yorumu size bırakıyorum. http://www.nytimes.com/2012/05/20/nyregion/downward-dog-hits-the-dance-floor.html?_r=1&emc=eta1