İlk NY yazısının üstünden neredeyse 1 ay geçmiş, bazı şeyler tekrarlanmaya başlıyor bu süre içinde. Aynı sokaklardan yürüyüp aynı metro duraklarından metroya binip inmek, kenti tanıma duygusunu biraz arttırsa da, NY bitmez tükenmez enerjisi ve canlılığıyla sonsuz bir deneyim sunuyor insana. Benim gibi kent sevenlerdenseniz, NY’tan iyisini düşünmek zor. Bir güzelliği de, bu büyüklük ve hareketlilik içinde birçok küçük mahalle yaşantısını içinde barındırması, öyle uzakta da değil, koca bir caddeyi kesen sokaklar sıra evlerden oluşan bol ağaçlı mahalleler olabiliyor.
Şimdi sonbahar zamanı, kısa bir pastırma yazının ardından hava soğumaya başladı. Sokaklarda kalın pardesü ve ince kabanların yanı sıra, askılı giysiler ve flip-flop terliklerle dolaşanlar birbirini yadırgamadan geziniyor. Arasıra günlük güneşlik ılıman günler oluyor, daha birkaç gün önce Central Park’ta oturmuşken ortalığa yayılmış yüzlerce NY’lunun ne kadar şanslı olduklarının farkında olup olmadıklarını düşündüm. Böyle kocaman bir metropolün göbeğinde, gene kocaman bir yeşil alana sahip oldukları için. (Boyutlar ve kapsam hakkında bir fikir edinmek için bkz. http://www.centralparknyc.org/maps/ - haritadaki noktaların üstüne tıklayark görüntü de elde ediliyor). Gözlemlerim dünyanın gelişmiş ülkelerindeki büyük kentlerin merkezdeki büyük yeşil alanlar sayesinde nefes aldığı, kentlilerin doğayı yakınlarında bulabildiği şeklinde; Londra, Sydney de böyle örneğin. Bizdeki yeşil alanlarsa ne yazık ki yetersiz, olanlarsa çoğunlukla bakımsız. Kentlilerin burada olduğu gibi gönüllü olarak yeşil alanların bakımına katılmasına da pek rastlanmıyor. Central Park’a hemen her gidişimde bir grup gönüllünün ellerinde kovalar, çapalar, çöp torbalarıyla çalıştıklarını gördüm. Bankların çoğunda bağış yapan kişi ve kurumların isimlerini taşıyan levhalar var. Ortak bir çaba ve anlayışın ürünü bu güzellik. Bu anlayış, dünyanın belki de arsa ve bina fiyatları açısından en değerli kentinde, bu kadar büyük ve merkezi bir alanın doğaya ayrılmasını sağlıyor. Darısı başımıza diyelim.
Wall Street protestolarını duymuşsunuzdur. Bu insanların amacı, hareketin hedefi burada çok tartışılıyor, sürekli gazete haberlerine konu oluyor. Geçen haftasonu gidip gördük. Bir ara polisle ve işgal altındaki parkın sahibiyle –Zuccotti parkı özel mülkmüş- çatışma olsa da, parkın sahibinin de izin vermesiyle durum sakinleşmiş ve katılım hala hayli yüksek. Parkta sürekli yaşayanların yanı sıra, destek vermek icin gelenler de var. Temelde, Wall Street değerlerinin dünyadaki birçok sorunun kaynağı olduğu iddiasında olan göstericiler, Wall Street yerine War Street yazan tabelalar taşıyıp sloganlar atıyorlar. Hareket, politik bir örgütlenmeden uzak oluşu nedeniyle eleştiriliyor, bir yandan da politikaya bulaşmayanları bile basitliğiyle çekmesi nedeniyle övülüyor; yani görüşler çeşitli. Anladığım kadarıyla, büyük bir sonuç doğurmasını kimse beklemiyor, biraz nostaljik bir yeni çağ hippiliği gibi. Zuccotti parkındaki hırsızlık haberini Ankara’daki bir arkadaşımdan öğrenmiş olmam ise yeni çağın çarpıcı bir göstergesi. Zaten, parktaki işgalcilerle ilgili bir eleştiri de aynı minvaldeydi, “Apple bilgisayarlarıyla oturmuş büyük sermayeye karşı çıkıyorlar” diyerek çelişkiye işaret eden bir yazı okumuştum. Destek vermeye gelen Hollywood yıldızlarının hareketin özüyle çeliştiği de eleştiriler arasında. Bu konuda o kadar çok haber var ki, buraya birini seçmek yerine, Zuccotti Park veya Occupy Wall Street diye araştırmanızı önereceğim daha fazla bilgiye ulaşmak isterseniz. Nasıl sonuçlanacağı merak konusu, benim tahminim havalar daha soğuyunca kendiliğinden dağılacağı yönünde.
Gösterilerin iki adım ötesinde ikiz kulelerin yerine yapılan inşaat büyümeye devam ediyor: bunun da beğeneni, beğenmeyeni var. (Detaylar için bkz. http://www.wtc.com/). Benim yeni görüp beğendiğim bina ise Gehry’nin konut binası oldu, okuduğuma göre şimdilik sadece kiralık dairelerden oluşuyor dışarıdan oldukça çarpıcı görünen bu bina. Karar sizin (http://www.newyorkbygehry.com/#film). Bu boyutta bir bina NY ölçeğinde bile göze batıyor, kaçınmak zor, o yüzden zevk konusu önemli bence, doğrusu izin-onay sürecini bilmiyorum ama incelemeye değer.
Lazzoni diye bir mobilya markası var Ankara’da, evimize eşya da almıştık oradan, geçenlerde yürürken aynı isimli bir mağaza görüp girdik, içindeki eşyalar da benziyordu. Aklımıza ilk gelen, bizdekinin İtalyan bir mobilya markasının taklidi olduğu oldu. Yanılmışız, gerçekten Türk markası imiş ve 5. Caddeye yakın, lüks bir bölgede satış yapıyor. İtalyan tasarımcıları da var ve sanırım İtalyan bir görüntü bu işe daha uygun bulunmuş olmalı ki, ekteki fotoğrafın arkasındaki tabela Türkçe olmasa web sayfasından farkı anlamak kolay değil (http://www.lazzoni.com.tr/en/lazzoni/company/brand-journey). Türklerin küreselleşmeye uyumuna güzel bir örnek daha.
Sanat ve kültür etkinliklerine değil yetişmek, saptamak bile zor. Şans eseri metro istasyonunda dinleyip beğenerek CD’lerini aldığım grup House of Waters gibi birçok yetenekli müzisyen çalmak için yer arayışında (http://www.youtube.com/watch?v=6oqmx4xxNgs&feature=related). Bunlara uygun bir yer olan Fat Cat çok ilginç bir mekan, kocaman bir depo düşünün: içinde bar ve müzik dinleme köşesinin yanı sıra birçok satranç, pinpon, bilardo masası olan genelde kalabalık bir klüp. Her gece 2 -3 grup çok kaliteli caz çalıyor ve giriş ücreti sadece 3 dolar olan bu yerde isterseniz içki filan almadan saatlerce güzel müzik dinleyebiliyorsunuz. (örnek bir program için bkz. http://www.fatcatmusic.org/music1.html). Müşteriler arasında gençler çoğunlukta oluyor, ama müzik dinleyenler her yaştan. Caz severler için cennet gibi bir yer NY. 1 Ekim’de Lincoln Jazz Center’da Cassandra Wilson konserini izlemek gerçek bir ayrıcalıktı. Gerek Wilson müthiş sesi ve yorumuyla, gerek arkasındaki grup ulaştıkları düzey ve uyumlarıyla ayrı ayrı da saatlerce dinlenebilecek nitelikte idiler. (Bir yorum için bkz. http://www.nytimes.com/2011/10/05/arts/music/cassandra-wilson-at-the-rose-theater-review.html?_r=1&ref=cassandrawilson) Blue Note’daki Pat Methany konseri, her gece 2 seans olmak üzere 5 gecelik bir dizi olmasına rağmen hep dolu olduğundan gidemedik, ayakta bir saat sıra bekledikten sonra 22:30’da başlayan konseri gene ayakta dinlemek de işimize gelmedi. Biraz da bu konuda şımarmak kolay olduğundan; birini kaçırınca başkası geliyor, nasılsa herşeye yetişmek olanaksız. Bir şansımız da, New Brunswick’te yaşayan arkadaşlarımız sayesinde, New Brunswick Jazz Project kapsamında 2 güzel konser dinlemek oldu (http://nbjp.org/pastevents.html). Kentin ileri gelenleri, cazı desteklemek için bir girişim başlatmışlar ve genelde haftada 2 kez olmak üzere, restoranlar ve otellerde caz gruplarını ağırlıyorlar.
NY Film Festivali geçti bu arada, 3 film izledik. Abel Ferrera’dan Last Day on Earth (http://filmlinc.com/films/on-sale/444-last-day-on-earth), Aki Kaurismaki’den Le Havre (http://www.filmlinc.com/films/on-sale/le-havre) ve Joseph Cedar’dan Footnote (http://filmlinc.com/films/on-sale/footnote). Hepsi de ilginçti, ancak yepyeni bir tarz için Kaurismaki’nin filmlerini genel olarak öneririm, Le Havre da görülmeli diyorum. Footnote özellikle akademisyenlere hitap edecek bir komedi. Burada biletler pahalı, festivalde de normal fiyatın iki katı oluyor ve sezonda gösterime girecek birçok filmin açılışı yapılıyor. Bunların çoğuna yönetmen ve oyuncular da katılıyor; Ferrera’nın filminden sonra yönetmen ve oyuncularla söyleşi ve özellikle başrol oyuncusu Willem Dafoe’yi görüp dinlemek hoş oldu. Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi ve İran filmi Ayrılık favoriler arasındaydı, zaten tüm biletler çok çabuk tükendi. Festival filmlerinden Ayrılık ve Pina’yı Ankara’da görmüş ve ikisini de çok beğenmiştim. Sinemalarda gösterime yeni giren Ides of March ise, fazla yenilik taşıyan bir film değil bence. Amerikalı politikacıların kirli hikayelerine bir tanesi daha eklenmiş, iyi kotarılmış bir film ve oyunculuklar da başarılı ama bilinmedik pek birşey yok.
Morgan Library’de Charles Dickens sergisi var, ayrıca müzenin koleksiyonu ve Renzo Piano tarafından yapılan ek binası da görülmeye değer (http://www.themorgan.org/exhibitions/exhibition.asp?id=48).
Son olarak Colin Dunne’i izledik (http://www.bacnyc.org/events/performances/colin_dunne) (http://www.youtube.com/watch?v=GnBdxF5xRbc). Yıllarca ünlü İrlandalı topluluk Riverdance’de dans etmiş olan Dunne, sorgulama yaşına ve becerisine ulaşmış olarak nefis bir gösteri sundu.
Gittiğim yoga stüdyosuyla ilgili bilgiyi ilk yazımda vermiştim, gitmeye devam ediyorum. Ayrıca, iki workshop’a gittim, ilki Ta’i Jamar Hannah ile yoga tuneup (http://www.studioanya.com/anya-adores/activities/yoga-tune-up%C2%AE-workshop/), ikincisi de Mona Anand’la restorative yoga nidra (http://www.ishtayoga.com/workshop-sahasrara-chakra), ilkinde benden başka kimse yoktu, hocayla başbaşa özel ders yaptık, ikincisinde 40 kişi dipdibe idik, ikisi de ilginçti. Restorative yoganın olumlu etkisi hemen hissediliyor, o yüzden birçok kişiye yararlı olabileceğini düşünüyorum. Fırsat bulursam bu konuda kendimi eğitmeye çalışacağım.