29 Ağustos 2011 Pazartesi

SEVDİĞİM GARSON

Bu kafeye hergün geliyorum. Hep aynı saatte değil ama genellikle öğleden sonraları. Sadece evime yakın olduğu için değil, o nedenle geldiğim zamanlar haftada bir iki kez uğrar, bir kahve, çay eşliğinde puvaçamı yerdim. Şimdi hergün geliyorum çünkü kafenin garsonlarından birine aşık oldum. Aşık olduğum garson öğleden sonraları burada olduğu için ben de o saatlerde gelmeye çalışıyorum, iki kez yoktu sadece. Belki bir işi vardı, hastaydı, izinliydi filan bilmiyorum. Onun dışında her gelişimde buldum onu burada.

Zaten küçük bir yer, topu topu sekiz masası, iki de garsonu var. Bu masaların yarısı bile dolu olmuyor çoğunlukla. Buraya gelenler genelde mahalleli, öğrenci, emekli tipler olduğundan müdavimleri çok, o yüzden sorun olmuyor hergün geliyor olmam. Üstelik artık kitabım, defterim, gazetem oluyor yanımda mutlaka, meşgul görünmeme yetecek malzemem hep var. O bütün diğer müdavimlere olduğu gibi bana da sıcak, sevecen davranıyor ama özel bir yanı yok bu davranışının, bunu anlayabiliyorum.
Bir keresinde kahvemi bırakırken “ders mi çalışıyorsunuz?” diye sordu, saygılı bir sesle, ben de “hayır, araştırma yapıyorum” dedim sanki ne demek olduğu çok açıkmış gibi. Bunu yeterli saydı, ya da saymadı; sürdürmedi konuşmayı. Belki alışılmış garson tavrına uygun bulmadığından, belki anlamadığından, belki zaten ilgisinden değil de, alışılmış garson tutumu çerçevesinde sorduğundan. Kahveyi burakıp gidince, “ne aptalım, yazarım deseydim ilgilenirdi belki, yaaa, ne yazıyorsunuz diye sorardı” diye düşündüm ama böyle durumlarda çoğu zaman olduğu gibi yine çok geçti.

Bu arada, diğer müdavimlerle de selamlaşır olduk, arasıra hal hatır bile soruyoruz karşılıklı. Hoş insanlar, zaten son zamanlarda insanları önceden düşündüğümden daha hoş bulmaya başladım. Anlayacak kadar zaman ayırırsanız herkeste ilginç bir yan çıkıyor. Ya da, insan kendisinin sandığı kadar ilginç olmayabileceğini kavrıyor zamanla, bu da bir olasılık. Neyse, canımı sıkan bir durum yok burada, rahat hissediyorum kendimi. Canımı sıkan tek şey, gelme nedenimin açıkça bilinmemesi, özellikle de sevdiğim garson tarafından. Ancak, aldığım aile terbiyesi ve eğitim bunu açık etmemi engelliyor, hatta fazlasıyla iyi gizlediğimi bile düşünüyorum. Aklının ucundan bile geçmiyordur ona aşık olduğum, hergün bu nedenle bu kafeye geldiğim. Bilse ne düşünür, ne yapar acaba? Şaşırır herhalde. Kendimce ona olgun bir tavır yakıştırdım. Söyledim diyelim, - başka yöntem bilmediğime göre söylemekten başka çarem yok - o şöyle diyecek, “evet anlıyorum, aşk bu, olabilir, beni sevmiş olmanız hoşuma gitti doğrusu, ama bu hiç de kolay bir durum değil malum”. O malumun içinde bizi ayıran herşeyin varlığının bilincinde uzun uzun bakışacağız ikimiz. Asla öyle “aman hamfendi, hiç olur mu öyle şey, siz kim, ben kim?” gibi laflar etmeyecek veya “size yardımcı olmak benim için şereftir, eviniz yakındı galiba, iş çıkışı uğrarım” gibi bıçkınlıklar yapmayacak. Onun ne yapacağını, diyeceğini yüzlerce kez kurdum kafamda, çok iyi biliyorum da, benim aşkımı nasıl dile getireceğim konusunda hiçbir fikrim yok, dile getirip getiremeyeceğim konusunda da. Öylece gelip oturuyorum hergün, önümde gazetem, kitabım, çayım, kahvem.

İşin tuhafı buradayken onu pek düşünmüyorum, ben kendi işime bakıyorum, o kendi işine. Asıl evde, işte, sokakta düşünüyorum onu; ne söylerim, nasıl söylerim, o ne yapar, nasıl bakar, o zamanlar kuruyorum hepsini ve onu özlüyorum. Yarın göreceğimi bilerek, umarak. Onun için onu bulamadığım iki kez çok canım sıkıldı; o günler olağandan uzun oturdum, neredeyse ikişer saat, gelmedi. Günüm tatsız, bunaltıcı, gecem uykusuz, rüyasız geçti. Neyse ki, bu iki gün dışında gelmediği olmadı hiç.

Bir de neden aşık olduğumu anlatayım isterseniz, aşık olmak için nedene ihtiyaç olduğundan değil de, benim nedenim vardı, ondan. Görünüşüyle hiç ilgisi yok bir kere, yani aşık olmadan önce yoktu, çünkü sonra herşey birbirine karışır bilirsiniz. Sıradan bir tip, orta boylu, açık tenli, kahverengi gözlü ve saçlı, sokakta hergün yüzlercesine rastlayacağınız tipte biri. Belki inceliği, elleri, kemikleri sıradan bir garsondan çok bir dansçıyı, piyanisti andırıyor ama bu sonradan yakıştırdığım birşey tabii, aşık olduktan sonra. Ben ona asıl bir davranışından dolayı aşık oldum. Daha doğrusu, birçok davranışını doğuran bir alışkanlığından dolayı. Bunu öğrenmeden çok önce dikkatimi çekmişti davranışlarındaki sıradışılık, kendi içinde tutarsızlık. Tutarlılığın çok önemsendiği bir değerler sisteminde bu da nereden çıktı diyeceksiniz, hatta bundan hoşlanıyor olmam iyice tuhaf kaçacak ama ancak böyle adlandırabiliyorum ondaki farklılığı. İlk zamanlar ufak ipuçları dikkatimi çekiyordu, hali, tavrı, duruşuyla herkesten, daha önemlisi bir önceki kendisinden farklı olduğunu sezdiren. Hergün başka bir insan oluyordu adeta, bir gün sıcak, sevecen, dostane, ertesi gün soğuk, sevimsiz, itici, bir başka gün yardımsever, en ufak bir adaletsizliğe dayanamayan, ezilenle birlikte ezilen, bir diğerinde duygusuz bir katil acımasızlığıyla başkalarının acısına için için sevinen. Bu uçların arasında yer alan yüzlerce tip ve konumu izleyecek fırsatım oldu onun kişiliğinde. İpuçları öyle belli belirsizdi ki, bunları benim uydurmadığıma inanacak kimse çıkmazdı anlatacak olsam. İlişkimizin sınırlılığı gözönüne alınacak olursa, tüm bunların tamamen benim kurgum olduğunu düşünmemek çok zor biliyorum, başlarda ben bile öyle düşünüyor, kendimi fazla ciddiye almıyordum. Yine de, onu hergün biraz daha ilginç, biraz daha cazip bulmanın önüne geçemiyordum.

Bir gün masaları toplarken oturanlarla kısaca konuşup masada duran bir kağıdı işaret ettiğini, onay alınca da teşekkür edip aldığını gördüm. Aldığı kağıdın ne olduğunu net olarak görmemekle birlikte, davetiye, broşür, el ilanı olabileceğini tahmin ettim. Meraklandım ama onu çağırıp soramayacağım gibi, bunu laf arasına sokuşturacak ne becerim, ne de o kadar konuşacak ilişkimiz vardı. Daha sonra birkaç kez daha tekrarlandı bu olay; artık gerçekten de bilet, broşür gibi şeyleri topladığından emin olmuştum. Bir deneme yapmaya karar verdim ve gittiğim sinema, tiyatro biletlerini, elime geçen çeşitli broşürleri masamda görünür biçimde bırakmaya başladım. Birkaç hafta birşey olmadı, ben de çaresizlik içinde ayrılırken bazılarını alıp bazılarını bırakarak ilgi çekmesini umduğum kağıtlarla denemeyi sürdürdüm. Böylece, onun için değerli olabilecek birşeyin gidebileceği, elde etmek istiyorsa sorması gerektiği duygusunu uyandırmaya çalışıyor, bir yandan da onun toplama davranışında bir düzen olup olmadığını anlamaya çalışıyordum.

Sonunda bir gün önümdeki boş fincanı alırken hafifçe duraklayıp sordu, “işinize yaramayacaksa broşürü alabilir miyim acaba?” diye. Sorduğuna göre alıp götürmeme dayanamayacağı, önemsediği birşey olduğunu düşündüm, bir yandan da bir tür dilekti bu, öyle ya, aslında broşürü götürmememi rica ediyordu bir bakıma. Benden ilk dileğiydi. “Aaa, tabii” dedim, “zaten gördüm o oyunu”. Sanat adlı bir tiyatro oyununun broşürüydü bu, gerçekten de görmüştüm oyunu ama bu hiç önemli değildi, söylemem de saçmaydı. Masalardan bunları toplayan biri için önemli olamazdı oyunun ne olduğu, görmediği şeylerin bilgisiydi onun topladığı, başkalarının deneyimlediği, onun ulaşamadığı şeylerin. Zaten bana aldırmadı, teşekkür ederek fincanla birlikte broşürü de alıp gitti.

Bu olaydan sonra biraz yakınlaştık sanki. Onun tekrar sormasına gerek olmasın diye artık her elime geçeni masada bırakıp çıkıyordum giderken. Benim görüp bilmem de önemli değildi, yalnızca onun için topladıklarım da vardı aralarında. Bundan hoşlandığını sezdim bakışlarından. Ama asıl onun sırrını çözmekte yardımcı oldu bana bu gelişme, çünkü artık biliyordum onu böylesine değişken yapan şeyin ne olduğunu. Edindiği broşürler, biletler, ilanlar onun için sınırsız bir kimlik üretme kaynağıydı, hergün bir başkası olmasını sağlayan. Bunların asıllarıyla uyumu, yani o oyunların, filmlerin, gösterilerin kahramanlarıyla benzeşmesi sanırım önemli değildi onun için, ya da olanakları elvermediğinden önemli değilmiş gibi yapmak zorundaydı. Büründüğü kimliklerin pek azının izini sürebildim, görüp okuduklarım arasında. Tahminlerim çoktu ama, kahramanın kendisi değilse bile onun gözündeki imgesi gözümde canlanıyordu gün be gün. Öyle ki, zamanla onun tiplemelerini asıl yaratı kişilikleriyle özdeşleştirmekte ustalaştığımı söyleyebilirim. Bu artık günlük eylemlerim arasına girmişti. Kafeye gidip her zamanki masama oturduktan ve onu gözlediğimi gizleyecek korunaklarımı yerleştirdikten bir süre sonra onun o günkü kimliğini rahatlıkla saptıyordum. Bugün resim kolleksiyoncusu ise, ertesi gün mahallenin bıçkın delikanlısı oluyordu. Dediğim gibi ipuçlari oldukça belirsiz olduğundan bunun kolay bir iş olduğunu düşünmenizi istemem, sadece bana kolay gelmeye başlamıştı.

Bu böyle bir yıla yakın sürdü, eminim yanıldığım da oluyordu ama ona o gün kim olduğunu soramayacağıma göre tahminime güveniyordum. Bu kimlik değiştirme oyununda bir düzen olup olmadığını da sorguladım, anlamaya çalıştım, ancak varsa da yakalayamadım. Belki eline geçen malzemenin sırasıydı belirleyici olan, belki kendi ruh durumu, belki başka birşey. Tekrarlayan kimlikler de oldu elbette, bunların bir ayırdedici özelliği olup olmadığını da anlayamadım.

Bu arada tek tük konuşmaya başladık, son derece zararsız, havadan sudan konuşmalardı bunlar. Bir kısmı gerçekten havayla suyla ilgili “ıslanmışsınız, çok yağıyor bugün, şemsiyenizi şuraya alayım mı?” “çok sıcak değil mi?” türü tek kelimelik yanıtlarla yetinebilecek sorular, diğer kısmı da “bugün çay çok güzel, bir tane daha alayım, büyük lütfen” gibi olağan ısmarlama cümlelerine yapılan eklerdi. Okuduklarım, masada bıraktıklarım, onun aldıkları, oynadıkları hiçbir biçimde konu edilmedi aramızda, ilişkimizde taşıdıkları bunca öneme rağmen. İlişkinin gelişmekte olduğuna ilişkin iyimser bir duygu taşıyordum ama bunu doğrulayacak kanıtım yoktu.

Aynı sıralarda aklıma yeni bir düşünce düştü, bu arada müdavimlik sürem bir buçuk yılı geçmişti. Ona açılacaktım ama öyle bir zaman seçmeliydim ki, buna en uygun kimliğinde olsun o gün. Tam aşık olduğum, birlikte olmak istediğim, benimle olmak isteyen adam olsun. Bütün repertuvarı gözden geçirmeliydim baştan sona. Böyle yaşam boyu bir kez yapılacak türden seçimler ince elenip sık dokunmayı hakederler, çok sakin ve sabırlı olmalıydım. İki ay boyunca zaten artık ezbere bildiğim kimliklerinin üstünden geçtim. Bu basit bir iş değildi kesinlikle, çünkü o günkü kimliğini diğerleriyle karşılaştırmamı da gerektiriyordu. Günde üçü geçmeyi başaramadım; ancak o kadar kimlikle uğraşabiliyordum aynı anda, dördüncüyü katmayı her deneyişimde kimliklerin sınırları belirsizleşiyor, içiçe geçmeye başlıyordu. Ben de vazgeçtim, günde üçle yetindim. Bu zorlu çabanın ve iki ayın sonunda elimde iki kimlik kaldı, onları yakalayıp tanımak çocuk oyuncağıydı artık benim için, zor olan hangisinin daha uygun olduğuna karar vermekti. Bu son karar için de birkaç gün tanıdım kendime, son anda sabırsız davranıp hayatımın şansını yoketmeye hiç niyetim yoktu.

Beklenen gün geldiğinde sakindim, giyimime özen göstermekle birlikte her zamankinden çok farklı görünmemeye de dikkat ettim. Tam saatinde kafeye vardığımda görünürlerde yoktu ama telaşlanmadım, mutfakta, geçici bir süre dışarda olduğu oluyordu arada, nasılsa birazdan gelirdi. Sakince masama oturdum, eşyalarımı yerleştirip kitabımı açtım, okuyacak durumda olmadığımdan okur gibi yaptım. Az sonra diğer garson gelip ne istediğimi sordu. “Çay lütfen” derken, bir yandan da onun nerede olduğunu, ne zaman ortaya çıkacağını merak etmeye başlamıştım. Bu kadar hazırlanmışken gelmediği üçüncü güne rastlamış olduğum düşüncesini yoksaymaya çalıştım ama zordu, gelmemişse yarına kadar beklemek daha da zordu. Düşünmemeye çalıştım, o sırada gelen çayı içtim, görmeden kitabın sayfalarını çevirdim. Saatime bakıp daha yarım saat bile geçmediğini anlayınca umutsuzluğa kapıldım. Baktım olmayacak, fincanı almaya gelen garsona “broşürler vardı, arkadaşınız ister belki, bugün yok galiba” dedim. “Ayrıldı o” dedi gayet duyarsız bir sesle, “memlekette babası ölmüştü, işlere bakması için çağırmışlar, gitti dün”. “Bir çay daha alayım” dedim lafı nasıl sonlandıracağımı bilemediğimden, garson gitti. Çay gelmeden toparlandım, masaya parayı bıraktım, çıktım. Bir daha da o kafeye gitmedim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder