Çocukları hiç sevmem. Yaşları ne olursa olsun. En sinir olduklarım küçük olanlarıdır. Laftan anlamaz, derdini anlatamaz, gereksiz gürültü kaynağı olarak ortalıkta koşuşup dururlar. Doğurmak ve çoğalmak için can atan insanları da anlamam hiç. Sanki dünyada daha çok kalabalığa, gürültüye gerek varmış gibi. Hadi diyelim bir tane doğurdunuz, aynı şey olacağını bile bile ikinciye, üçüncüye, vs. vs. ‘ye yol açıp hayatı daha da zehir etmek niye? Her yaşta sorun olduklarını anlamak için çocuk sahibi olmaya gerek yok ama hiç değilse bir taneden ders alamaz mısınız?
Hafta sonları sokaklarda yürümeyi, parklarda oturup soluklanmayı, gazetemi, dergimi okumayı severim. Hele mevsim baharsa. Geçen hafta sonu da öyle yaptım. Hava nefisti, kışa doğru hızla yol alırken “yazdan kalma” denen hediye günlerden biri. Kahvaltımı ettikten sonra kitabımı alarak evden çıktım, şöyle gömlek üstüne hafif bir kazak yetiyordu gölgede bile. Olağan rotalarım vardır ama bu kez içimden gelen sese uyup bilmediğim, daha önce görmediğim sokaklara yöneldim. Hoş, öyle tekdüze ki şehir yaşantısı ve düzeni, nereye baksan aynı eski yüzlü, soluk renkli apartmanlar, dipdibe, nefes alacak alan bırakmadan çoğalıyorlar. Çocuklar gibi aynı ve onların yüzünden bir bakıma.
Seyrek de olsa sürprizler olmuyor değil, bu kez de öyle oldu. Birkaç birbirinin aynı, paralel, dik sokak arşınladıktan sonra, birden gözüme ilişen merdivenlere yöneldim ve inince inanılmaz bir görüntüyle karşılaştım. Çölde bir vaha gibi, yemyeşil, bakımlı ve sakin bir park. Çok katlı apartmanlarla çevrelendiğine bakılınca bir imar zorunluluğundan doğmuş olmalı. Yoksa buraya da birkaç tane dikiliverirdi; öyle ya, parklar bedava, neden yapsınlar ki? Ne olursa olsun büyük şans, hem yapılması, hem keşfetmiş olmam bu parkı. Önce büyük bir keyifle baştan aşağıya dolaştım, zaten çok büyük değil. Küçük bir havuzu ve köprüsü, bankları ve ağaçlarıyla zevkli bir şehir kaçamağı. Sabahın bu saatlerinde pek kimse de yok. Banklarda tek başına oturan birkaç kişi ve içinden geçerek arkadaki ana caddeye ulaşmaya çalışan biri dışında. Onlar da kendi işleriyle, hayalleriyle meşgul görünüyor. En iyi tarafı, burada çocuk parkı, kimsenin yanında da çocuk yok. Daha iyisi can sağlığı.
Hemen bir banka oturup kitabımı açtım, kafamı kaldırdığımda içaçıcı bir yeşilliğe bakarak - kafamı çok çevirmiyorum ki, uzakta da olsalar diğer park sakinleri rahatsız olmasınlar - oturdum. Ne yazık ki, hiçbir mutluluk gibi bu da sürekli olamadı. Keşke biraz daha sürseydi. Tahmin edin bakalım, bozan neydi? Evet tabii, çocuklar geldi. Biri beş, biri on civarında görünen - bu konuda uzman sayılmam - iki oğlanla, giyim kuşamından, ilişki biçiminden anneden çok bakıcıya benzeyen bir kadın. Hafta sonu olduğu halde neden bakıcıyla olduklarını pek düşünmedim, aklım kaçan huzurumdaydı. Umudum da çocuk parkı olmadığını görünce çıkıp gitmeleri. Bu umudumu çok çabuk yitirdim, çünkü benim için yabancı olan bu park onlara evlerinin arka bahçesi kadar tanıdık görünüyordu.
Çocuklar kadını geride bırakarak koşup havuzun kenarına geldiler ve etraftan topladıkları taşları havuza atmaya başladılar. “Bak, kurbağa!” diye bağırdı küçük olanı, sıçrattığı sular arasında gördüğünü düşünerek. Ötekisi “oğlum, o kurbağa değil, su sıçradı” dedi. Küçük direndi, “Yaa, gördüm diyorum, gördüm diyorum sana,” diye. Artık okumaya çalışmanın anlamı kalmadığını anlayarak onları seyretmeye başladım, nasılsa çok dayanamaz, çıkar giderdim birazdan. Bu arada onlara yetişen kadın “Gürültü etmeyin, bak amcalar rahatsız oluyor” gibi klasik ve nedense hiç etkisi olmayan çocuk terbiyesi cümlelerini kurmaya başlamıştı peşpeşe. Bunun nereye varacağını biliyordum, “Bak, amca seni döver sonra”. Neden başkalarına dövdürüyorsunuz ki çocuklarınızı, madem doğurdunuz bir zahmet kendiniz dövüverin. Tam kalkmaya davranacaktım ki, küçük oğlan bana doğru seğirtti ve “Amca siz gördünüz değil mi kurbağayı” dedi. Görmemiştim ama ne kaybederim diye düşünüp “evet” dedim, “gördüm”. Koşarak büyük oğlanın yanına gitti ve “yaa gördün mü, amca görmüş işte” dedi. Çocuğun yanıtı şöyle oldu, “sen de yalancısın, amca da”. Önce bozulup cevap vermeye niyetlendim, hatta gidip şöyle bir kulağını çekeyim fırsat çıkmışken diye düşündüm ama sonra vazgeçtim. İki nedenle; birincisi çocuk haklıydı, yalan söylemiştim, ikincisi sıkılmıştım, hayatımda hiç bu kadar yakın ilişkim olmamıştı çocuklarla, bunu sürdürmenin anlamı yoktu. Kalkıp onlardan uzaktaki çıkışa doğru yürüdüm ve parktan çıktım. Çok sürmeyeceğini biliyordum zaten.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder