29 Ağustos 2011 Pazartesi

ÇOCUKLAR

Çocukları hiç sevmem. Yaşları ne olursa olsun. En sinir olduklarım küçük olanlarıdır. Laftan anlamaz, derdini anlatamaz, gereksiz gürültü kaynağı olarak ortalıkta koşuşup dururlar. Doğurmak ve çoğalmak için can atan insanları da anlamam hiç. Sanki dünyada daha çok kalabalığa, gürültüye gerek varmış gibi. Hadi diyelim bir tane doğurdunuz, aynı şey olacağını bile bile ikinciye, üçüncüye, vs. vs. ‘ye yol açıp hayatı daha da zehir etmek niye? Her yaşta sorun olduklarını anlamak için çocuk sahibi olmaya gerek yok ama hiç değilse bir taneden ders alamaz mısınız?

Hafta sonları sokaklarda yürümeyi, parklarda oturup soluklanmayı, gazetemi, dergimi okumayı severim. Hele mevsim baharsa. Geçen hafta sonu da öyle yaptım. Hava nefisti, kışa doğru hızla yol alırken “yazdan kalma” denen hediye günlerden biri. Kahvaltımı ettikten sonra kitabımı alarak evden çıktım, şöyle gömlek üstüne hafif bir kazak yetiyordu gölgede bile. Olağan rotalarım vardır ama bu kez içimden gelen sese uyup bilmediğim, daha önce görmediğim sokaklara yöneldim. Hoş, öyle tekdüze ki şehir yaşantısı ve düzeni, nereye baksan aynı eski yüzlü, soluk renkli apartmanlar, dipdibe, nefes alacak alan bırakmadan çoğalıyorlar. Çocuklar gibi aynı ve onların yüzünden bir bakıma.

Seyrek de olsa sürprizler olmuyor değil, bu kez de öyle oldu. Birkaç birbirinin aynı, paralel, dik sokak arşınladıktan sonra, birden gözüme ilişen merdivenlere yöneldim ve inince inanılmaz bir görüntüyle karşılaştım. Çölde bir vaha gibi, yemyeşil, bakımlı ve sakin bir park. Çok katlı apartmanlarla çevrelendiğine bakılınca bir imar zorunluluğundan doğmuş olmalı. Yoksa buraya da birkaç tane dikiliverirdi; öyle ya, parklar bedava, neden yapsınlar ki? Ne olursa olsun büyük şans, hem yapılması, hem keşfetmiş  olmam bu parkı. Önce büyük bir keyifle baştan aşağıya dolaştım, zaten çok büyük değil. Küçük bir havuzu ve köprüsü, bankları ve ağaçlarıyla zevkli bir şehir kaçamağı. Sabahın bu saatlerinde pek kimse de yok. Banklarda tek başına oturan birkaç kişi ve içinden geçerek arkadaki ana caddeye ulaşmaya çalışan biri dışında. Onlar da kendi işleriyle, hayalleriyle meşgul görünüyor. En iyi tarafı, burada çocuk parkı, kimsenin yanında da çocuk yok. Daha iyisi can sağlığı.

Hemen bir banka oturup kitabımı açtım, kafamı kaldırdığımda içaçıcı bir yeşilliğe bakarak - kafamı çok çevirmiyorum ki, uzakta da olsalar diğer park sakinleri rahatsız olmasınlar - oturdum. Ne yazık ki, hiçbir mutluluk gibi bu da sürekli olamadı. Keşke biraz daha sürseydi. Tahmin edin bakalım, bozan neydi? Evet tabii, çocuklar geldi. Biri beş, biri on civarında görünen - bu konuda uzman sayılmam - iki oğlanla, giyim kuşamından, ilişki biçiminden anneden çok bakıcıya benzeyen bir kadın. Hafta sonu olduğu halde neden bakıcıyla olduklarını pek düşünmedim, aklım kaçan huzurumdaydı. Umudum da çocuk parkı olmadığını görünce çıkıp gitmeleri. Bu umudumu çok çabuk yitirdim, çünkü benim için yabancı olan bu park onlara evlerinin arka bahçesi kadar tanıdık görünüyordu.

Çocuklar kadını geride bırakarak koşup havuzun kenarına geldiler ve etraftan topladıkları taşları havuza atmaya başladılar. “Bak, kurbağa!” diye bağırdı küçük olanı, sıçrattığı sular arasında gördüğünü düşünerek. Ötekisi “oğlum, o kurbağa değil, su sıçradı” dedi. Küçük direndi, “Yaa, gördüm diyorum, gördüm diyorum sana,” diye. Artık okumaya çalışmanın anlamı kalmadığını anlayarak onları seyretmeye başladım, nasılsa çok dayanamaz, çıkar giderdim birazdan. Bu arada onlara yetişen kadın “Gürültü etmeyin, bak amcalar rahatsız oluyor” gibi klasik ve nedense hiç etkisi olmayan çocuk terbiyesi cümlelerini kurmaya başlamıştı peşpeşe. Bunun nereye varacağını biliyordum, “Bak, amca seni döver sonra”. Neden başkalarına dövdürüyorsunuz ki çocuklarınızı, madem doğurdunuz bir zahmet kendiniz dövüverin. Tam kalkmaya davranacaktım ki, küçük oğlan bana doğru seğirtti ve “Amca siz gördünüz değil mi kurbağayı” dedi. Görmemiştim ama ne kaybederim diye düşünüp “evet” dedim, “gördüm”. Koşarak büyük oğlanın yanına gitti ve “yaa gördün mü, amca görmüş işte” dedi. Çocuğun yanıtı şöyle oldu, “sen de yalancısın, amca da”. Önce bozulup cevap vermeye niyetlendim, hatta gidip şöyle bir kulağını çekeyim fırsat çıkmışken diye düşündüm ama sonra vazgeçtim. İki nedenle; birincisi çocuk haklıydı, yalan söylemiştim, ikincisi sıkılmıştım, hayatımda hiç bu kadar yakın ilişkim olmamıştı çocuklarla, bunu sürdürmenin anlamı yoktu. Kalkıp onlardan uzaktaki çıkışa doğru yürüdüm ve parktan çıktım. Çok sürmeyeceğini biliyordum zaten.

AYRIKOTUNUN ÖLÜMÜ

Komşulardan biri “bir tuhaftı, küçük haplar yutardı durmadan” demiş. En üst katta oturduğuna göre arada o komşuyla merdivenlerde karşılaşmış olmalı Ercan. Giyimine, kuşamına, saçına, başına dikkat etmediği için komşuların tümü garip buluyordu herhalde onu. Garip bulmayan birkaç genci, çocuğu da aileleri uyarıyordu mutlaka. Ancak ilk zamanlarda, meraklarını giderip kendilerince damgalayıncaya kadar bakmış olmalılar ona. Küçük, tutucu bir Anadolu şehrinin hem ürkek, hem meraklı gözleriyle. Daha sonraları, merdivenlerde o öndeyse arkasından yetişip geçememişler, kendi katlarına kadar sinsice izleyip, kapılarını sessizce ve hızla açarak kendilerini içeri attıktan sonra belli belirsiz bir “oh” çekmişlerdir. “Tanrım, sen çocuklarımızı bunlara benzetme”. O arkadaysa, o da geçememiştir onları, sıkılmıştır, ya ağırdan almıştır, ya da öndeki çok yavaşsa - ki onun geldiğini farkettiği halde hızlanamayacak yaşlı amcalar, tombul teyzelerdir bunlar - hızla ve sessizce geçip gitmiştir yanlarından. Geçerken diğeri irkilmiştir. Sonra “çok şükür yarabbim, bir şey olmadı” demiştir içinden. Herhalde bir kez de yanından geçtiği birini ısırsaydı kimse şaşırmazdı. Öldüğünü duyunca da şaşırmamışlardır. “Böyle olacağı belliydi, Allah kimsenin başına vermesin” demişlerdir. İnsanın küçük küçük haplar içtiğini bilen komşular, nasıl olur da azar azar öldüğünü bilmezler? Yoksa bilir de, aldırmazlar mı?

Fotoğrafta da belli miydi acaba? Biz de mi kördük? Bilemiyorum. Ama Asuman’dan sonra değişmişti, ya da sonu ertelemişti, o kesin. Trafoya benzeyen o evin yapılışını gördüm, bir gecekondu mahallesinde yapmışlardı ikisi. Gecekondulular nasıl da yadırgamıştı onları, arada onları görmeye giden bizleri de. Halbuki, o yıllarda biz onları dost bellemiştik, bizi sevmemelerini, önemini çok sonra anlayacağımız basit bir bilinç sorunu olarak görüyorduk.

Evde su yoktu, Asuman çeşmede çamaşır yıkarken kadınlar dizilip seyrederlermiş. Onların da yapmadığı şey değildi belki, ama Asuman o kadar farklıydı ki, her haliyle bir asalet, süzgün bir güzellik yansıtırdı. Seyredilmeye aldırmadığını söylemişti, o zaman inanmamıştım, şimdi inanıyorum. Yıkanmaya arkadaş evlerine giderlerdi, birkaç kez bana da gelmişlerdi; bana dediysem o zaman ailemle yaşıyordum, onlar evde yokken gelirlerdi, yaşadıkları koşullara rağmen her şeyi yanlarında getirirlerdi, havlular, sabun - şampuan kullanmazlardı -, temiz giysiler her seferinde. Yalnız bir kez saç kurutma makinasını kullanmıştı Asuman, o da kış soğuğunda hemen çıkacakları içindi. Ardından oturup çay, kahve sohbeti yapacak zaman varsa, o güzelim kumral saçlarını kendi halinde kurumaya bırakırdı, arada elleriyle tarayarak, onun dışında hep toplu olurdu saçları, genelde atkuyruğu yapardı. Ercan hep sessizdi, konuşulanları dinler, Asuman’a bakarken gözleri ışıldardı. Onları severdim, pek de anlamadan, belki de benim asla yapamayacağım şeyler yaptıklarından. Benim düzenli, hazıra konmuş hayatım, onların kendileri için kurduklarından çok uzak, çok güvenliydi.

Trafo evin önünde bir kez mangalda patates pişirmişlerdi, Ayhan’la birlikteydim o zaman, dönerken Ayhan, Ercan’ın “evlendik biz” dediğini söylemişti, şaşırmıştım, buna önem vereceğimizi düşünmüştü herhalde, belki de veriyorduk. Bunca şeyi takmayan insanların evliliği niye ciddiye aldıklarını anlamamıştım, şimdi onu da anlıyorum, kendileri için değildi, onlar zaten evliydiler. Şimdi inanıyorum onlara ancak, susuzluğu, helasızlığı, seyredilmeyi dert etmediklerine, Ercan 6. kattan düşüp öldüğünde ve Asuman Bakırköy’de gözetim altındayken. Birinciyi küçük bir gazete haberinden tesadüf eseri, ikinciyi bu haberi konuşmak üzere aradığım ortak bir eski dosttan öğrenmiş olmam durumumu hiç kolaylaştırmadı. Onlarla birlikte çekilmiş tek fotoğrafıma, onların bendeki tek fotoğrafına bakıyorum ısrarla, anlayabilir miydim diye. Bilemiyorum. Anlasam bir şey değişir miydi? Onu da bilmiyorum. Onlar birbirlerini anlamışlardı ama yetmedi, yettiyse de buraya kadarmış.

SEVDİĞİM GARSON

Bu kafeye hergün geliyorum. Hep aynı saatte değil ama genellikle öğleden sonraları. Sadece evime yakın olduğu için değil, o nedenle geldiğim zamanlar haftada bir iki kez uğrar, bir kahve, çay eşliğinde puvaçamı yerdim. Şimdi hergün geliyorum çünkü kafenin garsonlarından birine aşık oldum. Aşık olduğum garson öğleden sonraları burada olduğu için ben de o saatlerde gelmeye çalışıyorum, iki kez yoktu sadece. Belki bir işi vardı, hastaydı, izinliydi filan bilmiyorum. Onun dışında her gelişimde buldum onu burada.

Zaten küçük bir yer, topu topu sekiz masası, iki de garsonu var. Bu masaların yarısı bile dolu olmuyor çoğunlukla. Buraya gelenler genelde mahalleli, öğrenci, emekli tipler olduğundan müdavimleri çok, o yüzden sorun olmuyor hergün geliyor olmam. Üstelik artık kitabım, defterim, gazetem oluyor yanımda mutlaka, meşgul görünmeme yetecek malzemem hep var. O bütün diğer müdavimlere olduğu gibi bana da sıcak, sevecen davranıyor ama özel bir yanı yok bu davranışının, bunu anlayabiliyorum.
Bir keresinde kahvemi bırakırken “ders mi çalışıyorsunuz?” diye sordu, saygılı bir sesle, ben de “hayır, araştırma yapıyorum” dedim sanki ne demek olduğu çok açıkmış gibi. Bunu yeterli saydı, ya da saymadı; sürdürmedi konuşmayı. Belki alışılmış garson tavrına uygun bulmadığından, belki anlamadığından, belki zaten ilgisinden değil de, alışılmış garson tutumu çerçevesinde sorduğundan. Kahveyi burakıp gidince, “ne aptalım, yazarım deseydim ilgilenirdi belki, yaaa, ne yazıyorsunuz diye sorardı” diye düşündüm ama böyle durumlarda çoğu zaman olduğu gibi yine çok geçti.

Bu arada, diğer müdavimlerle de selamlaşır olduk, arasıra hal hatır bile soruyoruz karşılıklı. Hoş insanlar, zaten son zamanlarda insanları önceden düşündüğümden daha hoş bulmaya başladım. Anlayacak kadar zaman ayırırsanız herkeste ilginç bir yan çıkıyor. Ya da, insan kendisinin sandığı kadar ilginç olmayabileceğini kavrıyor zamanla, bu da bir olasılık. Neyse, canımı sıkan bir durum yok burada, rahat hissediyorum kendimi. Canımı sıkan tek şey, gelme nedenimin açıkça bilinmemesi, özellikle de sevdiğim garson tarafından. Ancak, aldığım aile terbiyesi ve eğitim bunu açık etmemi engelliyor, hatta fazlasıyla iyi gizlediğimi bile düşünüyorum. Aklının ucundan bile geçmiyordur ona aşık olduğum, hergün bu nedenle bu kafeye geldiğim. Bilse ne düşünür, ne yapar acaba? Şaşırır herhalde. Kendimce ona olgun bir tavır yakıştırdım. Söyledim diyelim, - başka yöntem bilmediğime göre söylemekten başka çarem yok - o şöyle diyecek, “evet anlıyorum, aşk bu, olabilir, beni sevmiş olmanız hoşuma gitti doğrusu, ama bu hiç de kolay bir durum değil malum”. O malumun içinde bizi ayıran herşeyin varlığının bilincinde uzun uzun bakışacağız ikimiz. Asla öyle “aman hamfendi, hiç olur mu öyle şey, siz kim, ben kim?” gibi laflar etmeyecek veya “size yardımcı olmak benim için şereftir, eviniz yakındı galiba, iş çıkışı uğrarım” gibi bıçkınlıklar yapmayacak. Onun ne yapacağını, diyeceğini yüzlerce kez kurdum kafamda, çok iyi biliyorum da, benim aşkımı nasıl dile getireceğim konusunda hiçbir fikrim yok, dile getirip getiremeyeceğim konusunda da. Öylece gelip oturuyorum hergün, önümde gazetem, kitabım, çayım, kahvem.

İşin tuhafı buradayken onu pek düşünmüyorum, ben kendi işime bakıyorum, o kendi işine. Asıl evde, işte, sokakta düşünüyorum onu; ne söylerim, nasıl söylerim, o ne yapar, nasıl bakar, o zamanlar kuruyorum hepsini ve onu özlüyorum. Yarın göreceğimi bilerek, umarak. Onun için onu bulamadığım iki kez çok canım sıkıldı; o günler olağandan uzun oturdum, neredeyse ikişer saat, gelmedi. Günüm tatsız, bunaltıcı, gecem uykusuz, rüyasız geçti. Neyse ki, bu iki gün dışında gelmediği olmadı hiç.

Bir de neden aşık olduğumu anlatayım isterseniz, aşık olmak için nedene ihtiyaç olduğundan değil de, benim nedenim vardı, ondan. Görünüşüyle hiç ilgisi yok bir kere, yani aşık olmadan önce yoktu, çünkü sonra herşey birbirine karışır bilirsiniz. Sıradan bir tip, orta boylu, açık tenli, kahverengi gözlü ve saçlı, sokakta hergün yüzlercesine rastlayacağınız tipte biri. Belki inceliği, elleri, kemikleri sıradan bir garsondan çok bir dansçıyı, piyanisti andırıyor ama bu sonradan yakıştırdığım birşey tabii, aşık olduktan sonra. Ben ona asıl bir davranışından dolayı aşık oldum. Daha doğrusu, birçok davranışını doğuran bir alışkanlığından dolayı. Bunu öğrenmeden çok önce dikkatimi çekmişti davranışlarındaki sıradışılık, kendi içinde tutarsızlık. Tutarlılığın çok önemsendiği bir değerler sisteminde bu da nereden çıktı diyeceksiniz, hatta bundan hoşlanıyor olmam iyice tuhaf kaçacak ama ancak böyle adlandırabiliyorum ondaki farklılığı. İlk zamanlar ufak ipuçları dikkatimi çekiyordu, hali, tavrı, duruşuyla herkesten, daha önemlisi bir önceki kendisinden farklı olduğunu sezdiren. Hergün başka bir insan oluyordu adeta, bir gün sıcak, sevecen, dostane, ertesi gün soğuk, sevimsiz, itici, bir başka gün yardımsever, en ufak bir adaletsizliğe dayanamayan, ezilenle birlikte ezilen, bir diğerinde duygusuz bir katil acımasızlığıyla başkalarının acısına için için sevinen. Bu uçların arasında yer alan yüzlerce tip ve konumu izleyecek fırsatım oldu onun kişiliğinde. İpuçları öyle belli belirsizdi ki, bunları benim uydurmadığıma inanacak kimse çıkmazdı anlatacak olsam. İlişkimizin sınırlılığı gözönüne alınacak olursa, tüm bunların tamamen benim kurgum olduğunu düşünmemek çok zor biliyorum, başlarda ben bile öyle düşünüyor, kendimi fazla ciddiye almıyordum. Yine de, onu hergün biraz daha ilginç, biraz daha cazip bulmanın önüne geçemiyordum.

Bir gün masaları toplarken oturanlarla kısaca konuşup masada duran bir kağıdı işaret ettiğini, onay alınca da teşekkür edip aldığını gördüm. Aldığı kağıdın ne olduğunu net olarak görmemekle birlikte, davetiye, broşür, el ilanı olabileceğini tahmin ettim. Meraklandım ama onu çağırıp soramayacağım gibi, bunu laf arasına sokuşturacak ne becerim, ne de o kadar konuşacak ilişkimiz vardı. Daha sonra birkaç kez daha tekrarlandı bu olay; artık gerçekten de bilet, broşür gibi şeyleri topladığından emin olmuştum. Bir deneme yapmaya karar verdim ve gittiğim sinema, tiyatro biletlerini, elime geçen çeşitli broşürleri masamda görünür biçimde bırakmaya başladım. Birkaç hafta birşey olmadı, ben de çaresizlik içinde ayrılırken bazılarını alıp bazılarını bırakarak ilgi çekmesini umduğum kağıtlarla denemeyi sürdürdüm. Böylece, onun için değerli olabilecek birşeyin gidebileceği, elde etmek istiyorsa sorması gerektiği duygusunu uyandırmaya çalışıyor, bir yandan da onun toplama davranışında bir düzen olup olmadığını anlamaya çalışıyordum.

Sonunda bir gün önümdeki boş fincanı alırken hafifçe duraklayıp sordu, “işinize yaramayacaksa broşürü alabilir miyim acaba?” diye. Sorduğuna göre alıp götürmeme dayanamayacağı, önemsediği birşey olduğunu düşündüm, bir yandan da bir tür dilekti bu, öyle ya, aslında broşürü götürmememi rica ediyordu bir bakıma. Benden ilk dileğiydi. “Aaa, tabii” dedim, “zaten gördüm o oyunu”. Sanat adlı bir tiyatro oyununun broşürüydü bu, gerçekten de görmüştüm oyunu ama bu hiç önemli değildi, söylemem de saçmaydı. Masalardan bunları toplayan biri için önemli olamazdı oyunun ne olduğu, görmediği şeylerin bilgisiydi onun topladığı, başkalarının deneyimlediği, onun ulaşamadığı şeylerin. Zaten bana aldırmadı, teşekkür ederek fincanla birlikte broşürü de alıp gitti.

Bu olaydan sonra biraz yakınlaştık sanki. Onun tekrar sormasına gerek olmasın diye artık her elime geçeni masada bırakıp çıkıyordum giderken. Benim görüp bilmem de önemli değildi, yalnızca onun için topladıklarım da vardı aralarında. Bundan hoşlandığını sezdim bakışlarından. Ama asıl onun sırrını çözmekte yardımcı oldu bana bu gelişme, çünkü artık biliyordum onu böylesine değişken yapan şeyin ne olduğunu. Edindiği broşürler, biletler, ilanlar onun için sınırsız bir kimlik üretme kaynağıydı, hergün bir başkası olmasını sağlayan. Bunların asıllarıyla uyumu, yani o oyunların, filmlerin, gösterilerin kahramanlarıyla benzeşmesi sanırım önemli değildi onun için, ya da olanakları elvermediğinden önemli değilmiş gibi yapmak zorundaydı. Büründüğü kimliklerin pek azının izini sürebildim, görüp okuduklarım arasında. Tahminlerim çoktu ama, kahramanın kendisi değilse bile onun gözündeki imgesi gözümde canlanıyordu gün be gün. Öyle ki, zamanla onun tiplemelerini asıl yaratı kişilikleriyle özdeşleştirmekte ustalaştığımı söyleyebilirim. Bu artık günlük eylemlerim arasına girmişti. Kafeye gidip her zamanki masama oturduktan ve onu gözlediğimi gizleyecek korunaklarımı yerleştirdikten bir süre sonra onun o günkü kimliğini rahatlıkla saptıyordum. Bugün resim kolleksiyoncusu ise, ertesi gün mahallenin bıçkın delikanlısı oluyordu. Dediğim gibi ipuçlari oldukça belirsiz olduğundan bunun kolay bir iş olduğunu düşünmenizi istemem, sadece bana kolay gelmeye başlamıştı.

Bu böyle bir yıla yakın sürdü, eminim yanıldığım da oluyordu ama ona o gün kim olduğunu soramayacağıma göre tahminime güveniyordum. Bu kimlik değiştirme oyununda bir düzen olup olmadığını da sorguladım, anlamaya çalıştım, ancak varsa da yakalayamadım. Belki eline geçen malzemenin sırasıydı belirleyici olan, belki kendi ruh durumu, belki başka birşey. Tekrarlayan kimlikler de oldu elbette, bunların bir ayırdedici özelliği olup olmadığını da anlayamadım.

Bu arada tek tük konuşmaya başladık, son derece zararsız, havadan sudan konuşmalardı bunlar. Bir kısmı gerçekten havayla suyla ilgili “ıslanmışsınız, çok yağıyor bugün, şemsiyenizi şuraya alayım mı?” “çok sıcak değil mi?” türü tek kelimelik yanıtlarla yetinebilecek sorular, diğer kısmı da “bugün çay çok güzel, bir tane daha alayım, büyük lütfen” gibi olağan ısmarlama cümlelerine yapılan eklerdi. Okuduklarım, masada bıraktıklarım, onun aldıkları, oynadıkları hiçbir biçimde konu edilmedi aramızda, ilişkimizde taşıdıkları bunca öneme rağmen. İlişkinin gelişmekte olduğuna ilişkin iyimser bir duygu taşıyordum ama bunu doğrulayacak kanıtım yoktu.

Aynı sıralarda aklıma yeni bir düşünce düştü, bu arada müdavimlik sürem bir buçuk yılı geçmişti. Ona açılacaktım ama öyle bir zaman seçmeliydim ki, buna en uygun kimliğinde olsun o gün. Tam aşık olduğum, birlikte olmak istediğim, benimle olmak isteyen adam olsun. Bütün repertuvarı gözden geçirmeliydim baştan sona. Böyle yaşam boyu bir kez yapılacak türden seçimler ince elenip sık dokunmayı hakederler, çok sakin ve sabırlı olmalıydım. İki ay boyunca zaten artık ezbere bildiğim kimliklerinin üstünden geçtim. Bu basit bir iş değildi kesinlikle, çünkü o günkü kimliğini diğerleriyle karşılaştırmamı da gerektiriyordu. Günde üçü geçmeyi başaramadım; ancak o kadar kimlikle uğraşabiliyordum aynı anda, dördüncüyü katmayı her deneyişimde kimliklerin sınırları belirsizleşiyor, içiçe geçmeye başlıyordu. Ben de vazgeçtim, günde üçle yetindim. Bu zorlu çabanın ve iki ayın sonunda elimde iki kimlik kaldı, onları yakalayıp tanımak çocuk oyuncağıydı artık benim için, zor olan hangisinin daha uygun olduğuna karar vermekti. Bu son karar için de birkaç gün tanıdım kendime, son anda sabırsız davranıp hayatımın şansını yoketmeye hiç niyetim yoktu.

Beklenen gün geldiğinde sakindim, giyimime özen göstermekle birlikte her zamankinden çok farklı görünmemeye de dikkat ettim. Tam saatinde kafeye vardığımda görünürlerde yoktu ama telaşlanmadım, mutfakta, geçici bir süre dışarda olduğu oluyordu arada, nasılsa birazdan gelirdi. Sakince masama oturdum, eşyalarımı yerleştirip kitabımı açtım, okuyacak durumda olmadığımdan okur gibi yaptım. Az sonra diğer garson gelip ne istediğimi sordu. “Çay lütfen” derken, bir yandan da onun nerede olduğunu, ne zaman ortaya çıkacağını merak etmeye başlamıştım. Bu kadar hazırlanmışken gelmediği üçüncü güne rastlamış olduğum düşüncesini yoksaymaya çalıştım ama zordu, gelmemişse yarına kadar beklemek daha da zordu. Düşünmemeye çalıştım, o sırada gelen çayı içtim, görmeden kitabın sayfalarını çevirdim. Saatime bakıp daha yarım saat bile geçmediğini anlayınca umutsuzluğa kapıldım. Baktım olmayacak, fincanı almaya gelen garsona “broşürler vardı, arkadaşınız ister belki, bugün yok galiba” dedim. “Ayrıldı o” dedi gayet duyarsız bir sesle, “memlekette babası ölmüştü, işlere bakması için çağırmışlar, gitti dün”. “Bir çay daha alayım” dedim lafı nasıl sonlandıracağımı bilemediğimden, garson gitti. Çay gelmeden toparlandım, masaya parayı bıraktım, çıktım. Bir daha da o kafeye gitmedim.

BİR ALIŞVERİŞ MERKEZİNDEN MANZARALAR

KADIN - “Ayıya bak, neredeyse üstüme çıkacaktı. Eli şeyinde, ağzından salyalar akarak karı-kız seyretmeye gelen bu adamları niye sokarlar ki buraya? Sanki alışveriş yapacak. O kadar para dök, şık şık dükkanlar aç, kapıya bekçiler korumalar koy, ne işe yarıyor o zaman? Bir rahat gezilmiyor, ipini koparan burada.” Elindeki paketleri taşımakta zorlanmaya başlamıştı zaten, en iyisi şu kafede biraz oturmak. Hem orası daha elit olur. Aslında üst kattaki yeşil cekette de aklı kaldı ama “bugün çok alışveriş yaptım, nasılsa yine gelirim, o zamana yeni sezon da çıkar” diye düşünüyor. Hem de yoruldu, üç saati geçmiş geleli, artık katları şaşırmaya başladı. Oturup bir cappuccino içmeli.

1. ADAM - “Şu karıya bak, elindeki paketlere verdiği parayla bizim çoluk çocuk iki ay geçinir valla. Bunlarınki güzel hayat, boyan, süslen, başkasının parasıyla alışverişe çık. Genç daha, zenginin birinin kızıdır bu. Hoş, karısı da olur, metresi de. Bunlar yapınca her şey mübah.” Dört aydır işsizdi. Son krizde patron topu atınca, ona da yol göründü. “Aslında epey direndi adam, olmadı, ne yapsın o da?” Allahtan karısı temizliğe gidiyor iki yere -ikişerden dört gün- fena kazanmıyor da, sigorta filan yok tabii. “İşte şunun gibi bir karının kıçını topluyordur zavallı”. Evde iki çocuk, yine de aç kalmadılar şükür. Çalışırken azıcık biriktirdi, geçen hafta da hemşehrisi Osman’ın yardımıyla kapıcılık buldu bu zengin semtinde, geçici olarak. “Kira ödemek kolay mı tek maaşla. Neyse çocuklar uslu da, yoksa imrenmez mi, çocuk bu. Televizyon bile yeter, sanki biz yokuz bu ülkede, hep şunun gibi şık şıkıdım güleryüzlü karılar, racon bilen erkekler. Öyle iyi ana-baba olmak kolay, her istediğini aldıktan sonra çocuğun. Sever tabii çocuk niye sevmesin?”

2. ADAM- “İşte yine öğle tatili, bıktım valla her gün aynı yere gelip, aynı şeyleri yemekten. Millet bayılıyor buraya, taa şehrin bir ucundan kalkıp geliyorlar üşenmeden. Ne anlıyorlarsa? Hepsi aynı işte, yakında bir yere gitsene kardeşim. Şu adama bak, gariban olduğu her halinden belli, bakmaya gelmiş. Git sokakta gez daha iyi, açık hava, güneş, ne işin var kapalı yerde? Hayır öyledir ya, herkes ulaşamadığına özenir. Ben de şöyle boş olup uzun uzun sokaklarda dolaşmayı nasıl isterdim şimdi. Nerdeee, tıkın aynı salata-sandviç menüsünü, dön git işe bu havada. İş de iş olsa. İyi kazanıyorum çok şükür, millet işsiz ama hayat geçip gidiyor be. Yurtdışında okurken ne çok gezerdim sokaklarda, burada zaman mı var? Koş işe, koş eve. Evde bile çalışıyoruz akşamları, hafta sonları. Ama şöyle bir biriktireyim kimse tutamaz o zaman beni, alıp başımı gideceğim, dünyanın bütün sokakları benim o zaman”.

Bir saat sonra karakolda Kadın ve 1. Adam yanyana iki sandalyede oturmuş ifade vermeyi bekliyorlar. Kadın kahve içerken sandalyenin arkasına astığı çantası çalındı, o kadar kişinin ortasında. Farkettiğinde “her şeyim gitti, kredi kartlarım, ehliyetim, görmediniz mi?” diye haykırırken kafenin çalışanları ve diğer müşterileri hiç oralı olmadı. Kadının tam arkasında oturan 2. adam da, kafasını önüne eğip hırsızı yemeğinin içinde bulacakmış gibi dikkatlice baktı, içinden de “gördüm bacaksızı, ama şimdi kim uğraşacak, zaten çete bunlar, allah bilir polis bile karışmıyordur işlerine” diye geçirdi. O sırada, 1. Adam koridorun ucundan koşarak gelip “bayan, ben gördüm kimin çaldığını, polisi bulup anlatalım istersen” demeseydi, kadının aklına gelmeyecekti polisi aramak. Telefonu da çantayla birlikte gittiği için kafenin çalışanlarına sordu önce, numarayı bilmediklerini, alışveriş merkezinin ana kapısında bir polis otosunun durduğunu söylediler. Bu işe bulaşmak istemedikleri ortadaydı, yine de kibarlık edip kahvenin parasını istemediler, ikramımız olsun dediler. Böylece, kadınla 1. adam birlikte kapıdan çıktılar, adam birkaç paketini taşıyıp kadına yardım etti. Şimdi karakoldalar işte, kadın “sağolun beyefendi, zahmet oldu size” dedi, 1. adam “lafı mı olur abla, insanlık ölmedi ya” diye yanıtladı, bir yandan da geç kalınca apartman yöneticisi Hamdi beyden yiyeceği fırçayı düşünüyordu. Bir saat sonra eve dönüp olayı anlattığında “insanlık sana mı kaldı lan?” diyecek olan Hamdi beyden.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

GEÇMİŞTE KAYBOLMAK

Köy bakkalından aldığım bir paket çay ve bir litre sütle yirmi beş yıldır her yaz geldiğimiz tatil evine dönmeye çalışırken nereden çıktığı belli olmayan bir şeytan dürtmesiyle yolu uzattım. Şöyle kıyıdan yürüyeyim, teknelere denize bakayım istedim. Güneş alçalmakla birlikte yakıcılığını koruyordu, azıcık hızlanıp, küçük bir yokuş tırmanırsam her yanımdan ter fışkırtacak kadar. Aldırmadım, manzara çok güzeldi. Yirmi beş yılda yükselen değerlerin yükselen binalarıyla kesintiye uğrasa da, artan yaz nüfusuyla birlikte kıyılarda yer yer biriken çöp görüntüleriyle kirlense de. Hala güzeldi. Eve doğru dik bir yokuşu tırmanırken ara ara dinlenmek için durup batmakta olan güneşe bakıyordum, her zaman olduğu gibi beni şaşırtarak bütün gün ortalıkta asılı kalan o kavurucu güneş yine iki duruş arasındaki birkaç dakikada yokoluverdi. Hani başında dikilip kaynamasını beklediğiniz sütün, kahvenin yine de taşıvermesi gibi, hep baksanız bile dikkatiniz bir an başka yere kaydığında yokoluverir ya. Ertesi gün doğacağını bile bile üzülürüm buna, belki de hiçbir zaman emin olamadığımdan. Zaten hiçbir şeyden emin değilimdir ben, öyle büyük bir kesinlikle konuşup onu bunu iddia edenlere imrenmişimdir hep. İddiaların basitliği, karmaşıklığı, kesinliği hiç farketmez, “yarın çok sıcak olacak” kadar şaşırtır beni “bu yıl enflasyon yüksek olacak” önermesi. O kadar çok iddia ortaya atılır ki, hangisinin gerçekleştiğini izlemeye zamanı da, sabrı da yetmez kimsenin. Nasılsa sıcak günler ve yüksek enflasyonlar olacaktır, nasılsa tersini iddia edenler de vardır. Ben bunları yarı hayranlık, yarı şaşkınlıkla dinlerim, aklımda tutmaya çalışırım da tutamam, öyle de çokturlar. İşte onun için güneşin yarın yine doğacağından emin olamadan baktım arkasından. Hem bakalım doğan yine aynı güneş mi? Bugünkü güneş batmıştı sonuç olarak.

Yürümeye koyuldum yeniden, az sonra son yıllarda açılan sevimsiz bir otel nedeniyle asfaltlanmış yolun sağında bir toprak yol belirdi. Şeytanım söyledi diye oraya saptım. Küçük bir tatil beldesi olduğu ve tanıdık birçok görsel ipucu verdiği için büyük bir riski de yok burada yoldan sapmanın. Başıboş köpekler belki. Onlar da bu sıcakta ancak uyuz oluyorlar, kuduz filan değillerse. Yine de tedbir olarak yerden aldığım orta boy bir taş var avucumda. Hem ısınmış taşın tene dokunuşunu severim. Yıllar geçip eklemlerim yaşlandıkça doğanın güneşte ısınmış parçaları iyi gelir oldu bedenime; kumlar, çakıllar, deniz.

Bu küçük patika yol çabucak bitti, hem de hiç doğal olmayan bir kraterle, yanında eski bir kamyonet burakılmış - öyle eski ki, herhalde terkedilmiş, az ötesinde de inşaat artıkları; alafranga tuvaletler, kırık plastik, demir çubuklar. Az önce sırtımı verdiğim batan güneş, engin deniz manzarasına taban tabana zıt döküntü görüntüleri. Yine de dönmedim, yol düküntünün yanında belli belirsiz sürüyordu çünkü. İyice daralan bu tek kişilik yolda az daha yürüyünce son birkaç yıl içinde kurulan bir sitenin yanına çıktım. Birkaç evin verandasında yemek hazırlığı vardı bu saatte, insanlarımızın doğa sevgisi de hep şaşırtmıştır beni. Tuvalet artıklarına sırtlarını dönüp deniz manzarasına karşı rakı içmekte hiç tuhaflık görmezler. Bir “düşünüyorum öyleyse varım” değil de, “görmüyorum öyleyse yoktur” toplumu. Ama ne beis, keyifli görünüyorlar. Onlar için sevinip geçtim az uzaklarından.

Köpekler sahiden vardı ama sahiden de uyuzlar, kafalarını bile kaldırmıyorlar yanlarından geçen bu tek allahın kulu için. Fakat, tam da anayola bağlanıp bizim siteye giden yola çıkacağımı sanırken patika bitiverdi. Daha doğrusu, ya toprak ve çalı çırpı yığını bir yokuştan aşağı kaymam, ya da sağımdaki dikenli tellerin o sırada nedense açık olan kapısından geçip bir zamanlar devlete ait bir yaz kampı olup da, şimdi kimbilir kime satılmış bir tatil köyüne girmem gerekiyor. Cesaretim kaymaya yetmediği için ikinci şıkkı seçtim, burası da çok tanıdık, yıllar önce, daha bizim site inşaat halindeyken bir yaz geçirmiştik burada da. Sonra da birçok kez yemeğe, içmeye, dansa gelmiştik. Gençlik için gereken eğlencelere bizim orta sınıf sitemizden çok daha fazla sahipti, hem de devlet malı olduğundan masraftan kaçınılmazdı. Battı işte zaten çoğu gibi.

Yürüdükçe tanıdık geliyor mekan gözüme, işte yirmi yıldır gerek duyulmayan pastane, o zaman bayılırdık, akşamüstü çay-kahve eşliğinde profitrol yemeye. Şimdi bomboş. Belki insanlar odalarda veya yemekte bu saatte ama bir terkedilmişlik var ortalıkta. Biz gençken herkes canlı, sağlıklıydı. Daha kimse ölmemişti, hastalanmamıştı. İnsanlar acı çekmez, çekseler de uzun sürmezdi. Sonlar hep mutlu sondu, en mutsuz son yaz aşklarının sonuydu. Tanışılır, dansedilir, öpüşülür, sınırlı süre sonunda da ayrılınırdı. En büyük üzüntü bu sanılırdı. Değilmiş, o zaman bilinmezdi. Bilmemenin hafifliğiydi gençliği güzel kılan. Bildikçe ağırlaştık, yere çekildik, ayağımız yere bastı ama, kafamız da göğe ermedi bir daha, ya biri, ya öteki, her şey birden olmuyor.

Bu düşüncelere bata çıka kayboldum, küçücük yer ama unutmuşum işte. Sonuçta bizim siteye bitişik kapıyı bulduğumda bir sürpriz; kapı kapatılmış, dikenli tellerle çevrilmiş, geçiş yok yol tarafına. Eskiden de bekçi filan olurdu da, komşu hatırına açıverirlerdi bize kapıyı. Şimdi bekçi de yok, kapı da, komşu hatırı da.

Oralarda şaşkın bakınırken tellerin bir kısmının yırtık olduğunu farkettim, öyle ki torbamı, çantamı o delikten yola koyup, kendimi çeksem çıkıverecek gibiyim, çıktım mı da bizim sitenin kapısındayım. Ama yapamadım, deneyemedim bile. Çok zor olduğundan değil de, çok geçmiş olduğundan. Böyle şeyler yapmamın üstünden yirmi beş yıl geçmiş, yapmak istememin de kimbilir kaç? Denesem çok daha kolay olacağını bile bile geri yürüdüm, boydan boya katettim tatil köyünü gerisin geriye, geldiğim toprak yolu arama zahmetine bile katlanmadan taa ana girişe kadar. Orada bekçi vardı işte ve elinde bakkal torbasıyla içeriye, en azından bu kapıdan girmeyen birinin çıkıp gitmesine hiç şaşırmadı, “iyi akşamlar” bile diledik karşılıklı. Çıkışta yine asfalt yokuşun başındaydım. Yine tırmanmaya başladım ve toprak yola tekrar gelince durmadım bile. Bildiğim, bakımlı ve asfalt yoldan geçerek ana yola çıktım. Tam yarım saat sonra geçemediğim deliğe geldiğimde elimde hala tuttuğum taşı o delikten içeri fırlattım. O taş belki de yirmi yıldır benim tarafımdan gençliğime atılmayı bekliyor. Yirmi yılın yanında yarım saat nedir ki? Gönül rahatlığıyla sitenin kapısından girdim, eve gelip çayı ve sütü dolaplara yerleştirdim. Yarın güneş yine doğarsa kahvaltıda çocuklara içirmek için.

EVCİL EŞYALAR I


Cam vazo, kalın kesme cam, altı dar üste doğru genişleyen bir koni şeklinde. Yüzeylerden birinde ince uzun bir çiçek - lale - baskısı var. Yıllardır salondaki dolaplardan birinin üstünde diğer vazo ve süslerle birlikte duruyor. İçine çiçek konduğu çok ender, eve çiçek çok sık alınmıyor zaten, genellikle misafirler getiriyor, o zaman da diğer vazolar tercih ediliyor. Bazen kalın dallı çiçeklere uygunluğu onu öne çıkarıyor, özellikle sonbaharda eve giren kasımpatı örneğin. Lale deseni var ama herhalde hiç lale konmadı içine, hem şekli uygun değil, hem de lale alınmıyor bu eve.

İlk evcilleşmesi ev dışında başladı, tuhaf bir durumda. Hastane odasında ziyaretçilerin getirdiği çiçekler ıslatıldı ilk kez içinde. Hasta ziyaretine çiçek getirmek adettir ya, ölümcül hastalar nasıl hisseder bu durumda onu kimse bilemiyor olmalı, onlara da çiçek getirirler. Kendileri göçmekte iken gözlerinin önünde doğanın renkli bir parçası içlerini mi açar, yoksa o çiçeklerin de kısa sürede, gözlerinin önünde ölecek - aslında çoktan ölmüş - olmasından kendi paylarına ayrıca hüzünlenirler mi bilinmez.  Hiç umursamadıkları da düşünülebilir, o durumda sadece getirenle ilgili bir rahatlamadır çiçek getirmek. Sen burada çürürken dışarda işimize gücümüze baktığımız, yediklerimizden, içtiklerimizden zevk aldığımız, çocukların okulunu, ödevini, evlerin kiralarını, taksitlerini, tatilde ne yapacağımızı düşündüğümüz için bizi affet mi demektir, yoksa eli boş gidilmez şimdi diyerek iç sıkıntısıyla yapılan bir el alışkanlığı mıdır bilemem. Ne var ki, vazonun en gözde olduğu günler bu günlerdi işte, hastane günleri. O ortamda rakipsiz olmasının payı büyük tabii. Gelen çiçeklerin, alelacele ortasından kesilip vazoya dönüştürülmüş plastik su şişelerine konmasına dayanamayan kızı almıştı ölüm döşeğindeki adamın. Herkes çiçek alır da, vazo almak ev sahibine düşer, hastanede bile. Bu sahiplenilmesi en zor, en korkunç mekanda bile. Ruhsuz bir floresan lambasıyla aydınlatılmış donuk beyaz hastane odası, koşullarından bağımsız olarak - tek kişilik, çok kişilik, televizyonlu, televizyonsuz - sevimsizdir. Kendisinin kılamaz insan bir türlü. İnsanın burada kendisinin kıldığı hastalıktır, ölümdür, dinmek bilmez bir iç sıkıntısı, yürek acısıdır. Bir zamanlar binlerce çeşit pozunda capcanlı gördüğünüz insanın bu sevimsiz odada, yatağa seriliverdiğini görmek, kabullenmek. Bilen bilir, zordur bu işler.

Çok sürmedi, adam öldü. Oda boşaltıldı. Vazo diğer eşyalarla birlikte taşındı. Aslında o tek başına adamın kızının evine taşındı, çünkü zaten çok az olan giysi türü eşyayı adamın karısı almıştı, bazıları oracıkta çalışanlara bırakıldı.

O gün bugündür aynı dolabın üstünde tozlanıyor, arada tozunu alan temizlikçi kadının eli, arada çiçek koymak için kızın eli dokunuyor sağına soluna. Ama asıl içine dokunan kızın her eline alışta üstündeki laleye bakışı, bir hayat izi, babasından değen bir bakışın izini ararmış gibi. Ne bulduğunu ise kimse bilemez. Vazo da bilemiyor.