10 Ağustos 2011 Çarşamba

GEÇMİŞTE KAYBOLMAK

Köy bakkalından aldığım bir paket çay ve bir litre sütle yirmi beş yıldır her yaz geldiğimiz tatil evine dönmeye çalışırken nereden çıktığı belli olmayan bir şeytan dürtmesiyle yolu uzattım. Şöyle kıyıdan yürüyeyim, teknelere denize bakayım istedim. Güneş alçalmakla birlikte yakıcılığını koruyordu, azıcık hızlanıp, küçük bir yokuş tırmanırsam her yanımdan ter fışkırtacak kadar. Aldırmadım, manzara çok güzeldi. Yirmi beş yılda yükselen değerlerin yükselen binalarıyla kesintiye uğrasa da, artan yaz nüfusuyla birlikte kıyılarda yer yer biriken çöp görüntüleriyle kirlense de. Hala güzeldi. Eve doğru dik bir yokuşu tırmanırken ara ara dinlenmek için durup batmakta olan güneşe bakıyordum, her zaman olduğu gibi beni şaşırtarak bütün gün ortalıkta asılı kalan o kavurucu güneş yine iki duruş arasındaki birkaç dakikada yokoluverdi. Hani başında dikilip kaynamasını beklediğiniz sütün, kahvenin yine de taşıvermesi gibi, hep baksanız bile dikkatiniz bir an başka yere kaydığında yokoluverir ya. Ertesi gün doğacağını bile bile üzülürüm buna, belki de hiçbir zaman emin olamadığımdan. Zaten hiçbir şeyden emin değilimdir ben, öyle büyük bir kesinlikle konuşup onu bunu iddia edenlere imrenmişimdir hep. İddiaların basitliği, karmaşıklığı, kesinliği hiç farketmez, “yarın çok sıcak olacak” kadar şaşırtır beni “bu yıl enflasyon yüksek olacak” önermesi. O kadar çok iddia ortaya atılır ki, hangisinin gerçekleştiğini izlemeye zamanı da, sabrı da yetmez kimsenin. Nasılsa sıcak günler ve yüksek enflasyonlar olacaktır, nasılsa tersini iddia edenler de vardır. Ben bunları yarı hayranlık, yarı şaşkınlıkla dinlerim, aklımda tutmaya çalışırım da tutamam, öyle de çokturlar. İşte onun için güneşin yarın yine doğacağından emin olamadan baktım arkasından. Hem bakalım doğan yine aynı güneş mi? Bugünkü güneş batmıştı sonuç olarak.

Yürümeye koyuldum yeniden, az sonra son yıllarda açılan sevimsiz bir otel nedeniyle asfaltlanmış yolun sağında bir toprak yol belirdi. Şeytanım söyledi diye oraya saptım. Küçük bir tatil beldesi olduğu ve tanıdık birçok görsel ipucu verdiği için büyük bir riski de yok burada yoldan sapmanın. Başıboş köpekler belki. Onlar da bu sıcakta ancak uyuz oluyorlar, kuduz filan değillerse. Yine de tedbir olarak yerden aldığım orta boy bir taş var avucumda. Hem ısınmış taşın tene dokunuşunu severim. Yıllar geçip eklemlerim yaşlandıkça doğanın güneşte ısınmış parçaları iyi gelir oldu bedenime; kumlar, çakıllar, deniz.

Bu küçük patika yol çabucak bitti, hem de hiç doğal olmayan bir kraterle, yanında eski bir kamyonet burakılmış - öyle eski ki, herhalde terkedilmiş, az ötesinde de inşaat artıkları; alafranga tuvaletler, kırık plastik, demir çubuklar. Az önce sırtımı verdiğim batan güneş, engin deniz manzarasına taban tabana zıt döküntü görüntüleri. Yine de dönmedim, yol düküntünün yanında belli belirsiz sürüyordu çünkü. İyice daralan bu tek kişilik yolda az daha yürüyünce son birkaç yıl içinde kurulan bir sitenin yanına çıktım. Birkaç evin verandasında yemek hazırlığı vardı bu saatte, insanlarımızın doğa sevgisi de hep şaşırtmıştır beni. Tuvalet artıklarına sırtlarını dönüp deniz manzarasına karşı rakı içmekte hiç tuhaflık görmezler. Bir “düşünüyorum öyleyse varım” değil de, “görmüyorum öyleyse yoktur” toplumu. Ama ne beis, keyifli görünüyorlar. Onlar için sevinip geçtim az uzaklarından.

Köpekler sahiden vardı ama sahiden de uyuzlar, kafalarını bile kaldırmıyorlar yanlarından geçen bu tek allahın kulu için. Fakat, tam da anayola bağlanıp bizim siteye giden yola çıkacağımı sanırken patika bitiverdi. Daha doğrusu, ya toprak ve çalı çırpı yığını bir yokuştan aşağı kaymam, ya da sağımdaki dikenli tellerin o sırada nedense açık olan kapısından geçip bir zamanlar devlete ait bir yaz kampı olup da, şimdi kimbilir kime satılmış bir tatil köyüne girmem gerekiyor. Cesaretim kaymaya yetmediği için ikinci şıkkı seçtim, burası da çok tanıdık, yıllar önce, daha bizim site inşaat halindeyken bir yaz geçirmiştik burada da. Sonra da birçok kez yemeğe, içmeye, dansa gelmiştik. Gençlik için gereken eğlencelere bizim orta sınıf sitemizden çok daha fazla sahipti, hem de devlet malı olduğundan masraftan kaçınılmazdı. Battı işte zaten çoğu gibi.

Yürüdükçe tanıdık geliyor mekan gözüme, işte yirmi yıldır gerek duyulmayan pastane, o zaman bayılırdık, akşamüstü çay-kahve eşliğinde profitrol yemeye. Şimdi bomboş. Belki insanlar odalarda veya yemekte bu saatte ama bir terkedilmişlik var ortalıkta. Biz gençken herkes canlı, sağlıklıydı. Daha kimse ölmemişti, hastalanmamıştı. İnsanlar acı çekmez, çekseler de uzun sürmezdi. Sonlar hep mutlu sondu, en mutsuz son yaz aşklarının sonuydu. Tanışılır, dansedilir, öpüşülür, sınırlı süre sonunda da ayrılınırdı. En büyük üzüntü bu sanılırdı. Değilmiş, o zaman bilinmezdi. Bilmemenin hafifliğiydi gençliği güzel kılan. Bildikçe ağırlaştık, yere çekildik, ayağımız yere bastı ama, kafamız da göğe ermedi bir daha, ya biri, ya öteki, her şey birden olmuyor.

Bu düşüncelere bata çıka kayboldum, küçücük yer ama unutmuşum işte. Sonuçta bizim siteye bitişik kapıyı bulduğumda bir sürpriz; kapı kapatılmış, dikenli tellerle çevrilmiş, geçiş yok yol tarafına. Eskiden de bekçi filan olurdu da, komşu hatırına açıverirlerdi bize kapıyı. Şimdi bekçi de yok, kapı da, komşu hatırı da.

Oralarda şaşkın bakınırken tellerin bir kısmının yırtık olduğunu farkettim, öyle ki torbamı, çantamı o delikten yola koyup, kendimi çeksem çıkıverecek gibiyim, çıktım mı da bizim sitenin kapısındayım. Ama yapamadım, deneyemedim bile. Çok zor olduğundan değil de, çok geçmiş olduğundan. Böyle şeyler yapmamın üstünden yirmi beş yıl geçmiş, yapmak istememin de kimbilir kaç? Denesem çok daha kolay olacağını bile bile geri yürüdüm, boydan boya katettim tatil köyünü gerisin geriye, geldiğim toprak yolu arama zahmetine bile katlanmadan taa ana girişe kadar. Orada bekçi vardı işte ve elinde bakkal torbasıyla içeriye, en azından bu kapıdan girmeyen birinin çıkıp gitmesine hiç şaşırmadı, “iyi akşamlar” bile diledik karşılıklı. Çıkışta yine asfalt yokuşun başındaydım. Yine tırmanmaya başladım ve toprak yola tekrar gelince durmadım bile. Bildiğim, bakımlı ve asfalt yoldan geçerek ana yola çıktım. Tam yarım saat sonra geçemediğim deliğe geldiğimde elimde hala tuttuğum taşı o delikten içeri fırlattım. O taş belki de yirmi yıldır benim tarafımdan gençliğime atılmayı bekliyor. Yirmi yılın yanında yarım saat nedir ki? Gönül rahatlığıyla sitenin kapısından girdim, eve gelip çayı ve sütü dolaplara yerleştirdim. Yarın güneş yine doğarsa kahvaltıda çocuklara içirmek için.

1 yorum: